“Aşkın yeniden icat edilmesi, ama aynı zamanda savunması da gerekiyor, çünkü dört bir yandan tehdit edilmekte.”
Aşk üzerine yapılmış rengârenk röportajlar serisinden oluşan Aşka Övgü’de, son sayfaya gelindiğinde Alain Badiou tarafından aşkın; dünyayı “iki”nin penceresinden görebilme kabiliyeti olarak tanımlanması ile okuyucu kendisini uzunca bir kahve molası ihtiyacı içinde buluyor. Mümkünse denize nazır.
“Aşk beni göklere çıkarmaz, aşağı da çekmez. Varoluşsal bir öneridir o: Salt sağ kalma itkimden ya da iyice benimsenmiş çıkarımdan farklı bir yöne kayan bir bakış açısıyla, bir dünya kurmanın önerisidir. Burada ‘kurma’ sözcüğünü ‘deneyim’in karşıtı olarak kullanıyorum. Sevdiğim kadının omzuna yaslanıp, örneğin dağlık bir bölgede akşamın dinginliğini, sarılı yeşilli çayırı, ağaçların gölgesini, çitlerin ardında kımıldamadan duran kara somaklı koyunları ve kayalıkların arkasında yiten güneşi görüyorsam ve onun yüzü aracılığıyla değil de şu haliyle, dünyanın içinde sevdiğim kadının da aynı dünyayı gördüğünü, bu özdeşliğin dünyanın parçası olduğunu ve aşkın tam o anda özdeş bir farkın çelişkisi olduğunu biliyorsam, işte o zaman aşk vardır ve daha da var olacağına ilişkin umut verir. Bunun nedeni sevgilimle benim o tek Özne’ye, aşkın Öznesi’ne katılmamızdır; bu özne o dünyanın yalnızca benim kişisel bakışımı dolduran şey olmaktansa meydana geleceği, doğacağı şekilde, dünyanın açılımını farkımızın prizmasından işler. Aşk her zaman dünyanın doğuşuna tanıklık etme olasılığıdır. Kaldı ki bir çocuğun doğuşu da, aşkta gerçekleştiyse, bu olasılığın örneklerinden biridir.”
Daha ziyade aşkın ne olmadığı üzerinden ilerleyen Badiou’nun eleştirel bakışı, zihni mistisizme pek prim vermeyen, dinin şiarında da bu ihtiyacı bulamayanlar için oldukça keyifli okumalar verir. Şeffaf, arkası görülen bir tasavvuru vardır aşkın burada; kendine dönüktür, dürüst ve kılıfsızdır.
De dahi: “Tanrı’ya ulaşmak” için ısrarla “aşk acısı”na gark olmuş farkındalığı ön şart görmenin psikolojik bir inceleme olduğunu düşünenler; Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’undan mülhem oluşmuş kültürel hafızasına rağmen, aşkın şekil değiştirme halini komik bir masal gibi dinlemeye başlayanlar için de yalnızlık gidericidir. Gerçeğin rengi olan “renksizlik” daha da belirginleşir. Bu renk aşklar, “hikâye anlatma sev beni” deme yöntemiyle ulaşılabilir düzeyde ayakları yerde olanların, aşkı keyif edinebilenlerin kalemidir.
Çünkü Badiou’nun, Hristiyanlık üzerinden eleştirdiği iki kişiyi aşan bir “bambaşka”ya, Tanrı’ya ulaşmanın aracı aşk, ancak ötekinin idealize edilmesiyle gerçekleşebilen bir şeydir; bu ise aşkın değil başka bir konunun öznesidir. Böylece bu şeffaf coğrafyanın kırmızı, yeşil, mavi sınırları çizilmektedir artık! Gerçek, içeriye hapsedilir!
Keza Romeo ve Juliet gibi trajik sonlarla aşkı ölüme götüren, hastalıklı bir ısrarla “hüzün” ve “acı” bağımlılığını da ayaklar altına alır Badiou. Rimbaud’un “Aşkı yeniden yaratmalıyız” sözü izleğidir ve aşkı “İki’nin Sahnesi” diye isimlendirdiği düzlüğe çeker önce. Aşk, iki kişi arasındaki farkın motivasyonudur ona göre. Yoğunluğu ise sonlu dünyanın içinde aranan sonsuz duyguların beden üzerindeki alaşımlarıdır. Mistik ve metafizik olmasının saçma olması bir yana, ateist duruş sergiler. Çünkü Badiou’nun aşkı bir’in iki’ye mağlubiyetidir.
Akıl ile hapsolduğun gerçek senin en kıymetli hazinen, en özgür hücren, en daraltılmış hürriyetin, en güzel grindir!
Bir diğer eleştiri, erkeğin milyonlarca sperminin, kadının bir yumurtası ile eşleşme derdinde aşk betimleyen, etiğe aykırı kabul görmeyen, fıtri temelde dem vuran Schopenhauer ve türevlerinedir.
Badiou için ise “Aşk cinsel arzunun basit bir süsü, türün üremesi için var olan karmaşık ve düşsel bir oyun olamaz.” İşte tam burada rasyonel görülen masalı, melankolik bilinen aklı temsil etmektedir. Pembe bildiğimiz aslında buz gibi bir mavidir!
Schopenhauer, “Ne kadar aşk, o kadar kusursuz çocuklar” iddiasını melankolik bir temelde değil, matematiğini kurarak anlatsa da; kısa olanın uzun olana, aptalın akıllıya âşık oluşundaki ortalamaya ulaşma ve mükemmel çocuk ihtimalini arttırma isteğinden ibaret aşk tanımını reddeder Badiou. Koca kitaplar aşıp gelen aşk, güzel çocuk yapabilme gayretinde son bulmamalıdır. Aksi halde vahşi doğadaki bir antiloptan çok da farkımız kalmayacaktır. Bu onun için bir zavallılıktır. Aksi halde efendisi olmamız gereken “hormon” efendimiz olur. Onun için “arzu”, aşk için, tıpkı Tanrı’ya ulaşma yöntemi olması kadar uzak ve “aşka ihanet” olarak nitelendirilebilecek bir tanımlamadır.
Yani; kırmızı bir birleşme sahnesini aşk ile bağlayıp asıl amaç ilahi olana varmak demek, tütsü kokusunda edebiyat yapmak, belki de Tanrı’ya “sen bizi yapmayı pek de becerememişsin” demek bile olabilir. Mavi de olmalı! Mavi mutlak olmalı! Bedenden daha yukarı… Dışarıdan daha içeri…
“Aşk özellikle de süre içinde arkadaşlığın tüm olumlu özelliklerini kazanır(…) ‘Hayır! O anda işleyen şey yalnızca arzudur!’ diyeceklerdir. Bence, ilân edilen aşk öğesinde, doğrudan arzuyu olmasa da, arzunun etkilerini yaratan şey hâlâ gizli olsa bile o ilandır. Aşk, kanıtının arzuyu sarıp sarmalamasını ister(…) Ama sevgililer en şiddetli coşkunlukta bile, sabah, uyanışta, aşk ilanını duyan bedenlerin üstüne bir huzur çöktüğünde, aşkın koruyucu bir melek gibi yanlarında olduğunu bilirler. İşte bu yüzden aşk cinsel arzunun basit bir süsü, türün üremesi için var olan karmaşık ve düşsel bir oyun olamaz, sanırım onun yok olmasına çalışan ideologlar dışında da kimse onu öyle görmez.”
Hülasa:
Mor üzerindeki “Aşk bir düşüncedir” oldukça saygın bir içeriktir. Hayal eder, makul dairededir, hayal ettiğine varmanın yolunu da bilir.
Sarı, sabah uyandığında yüzüne çöken gülümseme, huzur halidir. Gecenin köründen yüzüne doğan gün rengidir.
Yeşil, gözdedir, görseldir, bir bakış bir jest ile şekillenebilen anın temsilcisidir. İzlerken de sevmeye kâfi olan, durduk yere derin bir nefes aldırma ihtiyacı doğuran sevme biçimidir.
Kırmızı, iki kişiliktir. Mutluluğu, öteki ile birlikte olmanın kaynağı yapan, ikinin bire galip geldiği sınırın hem haddi hem hadsizliğidir.
Siyah, kaygılarından arınmış, dingin bir “seni seviyorum”; siyah evet…
Beyaz, “Sen farklarınla dünyamı tamamlayanımsın” diyebildiğindedir. Farkına âşık olup, farkını törpüleyemedin diye nefret etmediğin, o farkı sevdiğin yerde başlar!
Bu yüzden Badiou için aşk; bir olmak değil, iki ile huzurlu olabildiğin yerdedir ve kesin rengârenktir.


