Eve döndüğünde gururla karışık bir sevinçle sarıldı annesine Salih. Maide Hanım’ın yüzüne sevinçten ziyade, bir rahatlama ifadesi oturdu.
“Başardım anne, bir kez daha kendi rekorumu kırdım!”
“Oğlum bir gün yüreğime indireceksin yahu! Yeter bu kadar, daha fazla yapma şu şeyi.”
“Yetmez anneciğim, yetmez. Bak göreceksin, ileride daha da iyisini yapacağım. Bir gün Guinness Rekorlar Kitabı’na gireceğim.”
“Ah be çocuğum! O nedir ben bilmem ama her dalmaya gidişinde sen dönesiye kadar yüreğim ağzımda atıyor. Vallahi korkutuyor bu hırsın beni.”
Annesinin son sözlerini duymamıştı banyoya doğru koşturan Salih. Maide Hanım da yakınmaya devam ederek mutfağa geçmişti. Dalış giysisini çantasından çıkarıp banyodaki yerine asarken gözünü ondan alamıyordu Salih. Sanki bir dalış kıyafetine değil de dünyanın en değerli mücevherine bakıyormuş gibi parlıyordu gözleri.
Oturma odasına geçtiğinde köşedeki minik akvaryuma yöneldi. Ellerini dizlerine koyarak eğildi. Parmaklarıyla cama hafifçe tıkladı birkaç kez. Suratını iyice yaklaştırarak çok sevdiği balıklarını izlemeye başladı. Sevgiden ziyade bir tür hayranlık besliyordu bu hayvanlara. Kendisinin isteyip de sahip olamadığı bir özelliğe sahiptiler; su altında sonsuz sürede kalabilmek!
“Ah! O kadar şanslısınız ki keratalar, sizin yerinizde olmak için her şeyimi verirdim” dedi balıklarla göz teması kurmaya çalışarak. Ancak onlar her ne kadar cama yanaşsalar da kaçamak bir bakış atıp dönüyorlardı.
“Serbest dalışta kendimi geliştirmek için yıllardır nefes tutma egzersizleri yapıyorum ama hiçbir zaman siz muhteşem yaratıkların seviyesine ulaşamayacağım. Şu çorak kara parçasında yaşamak yerine, sizin gibi su altında bir hayatı tercih ederdim.”
Birden son sözlerini saçma buldu. Başını iki yana salladı.
“Öf! Ne zırvalıyorum ben? Şimdi diyeceksiniz ki sen sonsuz maviliklerden bahsediyorsun, biz ise burada iki karış yerde hapis hayatı yaşıyoruz. Ne deseniz haklısınız. Belki de utanmalıyım sizi burada tuttuğum için. Bilmiyorum. Ama sizi çok sevdiğimden eminim.”
Doğruldu ve yem kutusunu aldı eline. Plastik kapağı kaldırıp kenara koydu. Yem taneciklerini usulca dökmeye başlamıştı ki, küçük kutu elinden kayarak suya düştü. Hemen elini akvaryumun içine daldıran Salih, adını koyamadığı bir duyguya kapıldı. Su onu her yerde, her şartta kendine çekiyordu. Dibe doğru batmaya başlayan kutuyu yakalamak için kolunun tamamını daldırdı. Sonra diğer kolunu da soktu. Derken kafası ve son olarak da bacakları tamamen akvaryuma gömüldü!
Bir süre hiç kımıldamadan bekledi suyun içinde. Yavaş yavaş açtı gözlerini. İrkilerek geri sıçradı. Cavit adını verdiği Japon balığı patlak gözleriyle burnunun dibinden ona bakıyordu. Bir açılıp bir kapanan ağzı şaşkınlığının ifadesiydi sanki. Heyecandan bir miktar su yuttu, tadı mide bulandırıcıydı. Cavit’e dokunmayı denedi çekinerek. İzin verdi de dokunmasına. Turuncu pullarla kaplı derisi kaygandı. Sahibini tanımıştı galiba. Kim bilir, belki de sadece yem uzatmasını bekliyordu obur kerata. Bir süre sonra kuyruğunu savura savura yüzmeye devam etti ve gözden kayboldu.
Üşüdüğünü hissetti Salih. Dalış kıyafetim üzerimde olsaydı keşke diye geçirdi içinden. Hemen yanından kuyruğu prenses kıyafetlerini andıran Lepistes geçti süzüle süzüle. Senin burada ne işin var der gibisinden bir bakış fırlattı Salih’e. Ardından el salladı Salih ama oralı olmadı nazlı Lepistes.
Temkinli adımlarla yürümeye başladı ancak zamanında kendi elleriyle akvaryumun dibine doldurduğu taşlar ayaklarını acıtıyor, dengeli yürümekte zorlanıyordu. Önüne çıkan otları elleriyle savuşturarak hava pompasının yanına ulaştı. Vücuduna değerek yükselen kabarcıklar gıdıklanmasına sebep oldu. Aynı zamanda çok da hoşuna gitti bu his. Bir süre aynı yerde durarak bu tatlı dokunuşların keyfini sürdü.
Ön cama doğru baktığında oraya yapışmış halde, sabit duran benekli çöpçü balığını gördü. Ağır adımlarla ona yöneldi. Elini uzattığı anda ani bir hareketle kaçtı çöpçü balığı.
Oturma odasına kaydı bakışları. Demek akvaryumun içinden oturma odası böyle görünüyordu. Ellerini cama dayayarak içeriyi izleme koyuldu. Bu odayı beğendiği söylenemezdi ancak nedense şu an büyüleyici görünüyordu ona. Birden annesinin vaktinin çoğunu geçirdiği sallanan sandalyede bir tuhaflık fark etti, kendi kendine sallanıyordu. Ürperdi! Ama çok geçmeden aslında bunun suyun yarattığı bir yanılsama olduğunu anladı. Doğrusu buradan bakınca bütün oturma odası hareket ediyormuş gibi görünüyordu; eskimiş koyu renkli koltuklar, kahverengi kitaplık, ahşap masa, dantelle örtülmüş tüplü televizyon, guguklu saat, rahmetli babasının duvardaki fotoğrafı yalpalanıyor ve dalgalı denizde giden bir geminin kamarasındaymış hissi veriyordu. Başı döner gibi oldu Salih’in.
O anda annesi girdi odaya. Ne yapacağını bilemedi. Cama tıklayarak kendisini fark ettirmeyi düşündü bir an için. Bu muazzam deneyimini annesiyle paylaşmalıydı. Sonra vazgeçti, vereceği tepkiyi kestiremiyordu. Görünmemek için otların arkasına saklandı. Otların arasından izlediği annesi sağa sola bakınarak dolaşıyordu odanın içinde. Kendisini mi arıyordu acaba? Akvaryuma doğru yaklaşmaya başladı. Otların arasına iyice sindi endişeyle. Annesinin gözlerindeki şaşkın ifadeyi gördü. Eyvah, dedi içinden!
Kadın akvaryumun etrafına göz gezdirdi. Neyse ki geri dönüp odanın ortasındaki antika sehpaya yöneldi. Bir eliyle belini destekleyerek eğildi ve kalın çerçeveli gözlüğünü aldı. Gözlüğü taktıktan sonra bir süre olduğu yerde dikildi. Tekrar akvaryuma bakarsa, bu kez kendisini kesin fark edeceği korkusuyla hiç kıpırdamadan bekledi Salih. Sonunda annesinin odadan çıktığını görünce rahatladı.
Otların arasından çıkarken duyduğu tanıdık bir sesle irkildi. Dede yadigârı guguklu saatin sesiydi bu:
Guguk guguk…
Yuvasına bir girip bir çıkan kuş, saatin akşamın yedisi olduğunu haykırıyordu. Tepesine bir balyoz inmiş gibi hissetti o anda.
“Tüh! Nasıl da unuttum. Yemek randevum!” Bir hışımla çıktı akvaryumdan. Soluğunu koyuverdi ve etrafa saçılan sulara aldırmadan banyoya koştu. Ardında bıraktığı perdeli ayak izleri meçhule uzanan düz bir hat oluşturdu.
…


