SAİT’İN DÜŞÜ

“Pek enderdir gerçekten dinlendiğim geceler;
çünkü uyumayı başarabildiğim zaman, korkunç düşler bunaltır beni.”
Lautréamont, Maldoror’un Şarkıları, İkinci Şarkı

İlk mektep sınıfı. Öğrenciler benim bir öykümü okuyorlar, Dülgerbalığı’nı. Muallime, cümle ortalarında okumaları kesip “Bilmem kim sen devam et” diyor. Meymenetsiz kadın; suratında her an cinayete tanıklık etmekteymiş gibi bir ifade. Bir gıdısı var ki kopartıp şekil versen ortaya yedi aylık sabi çıkar.

Talebelerin benden nefret ettiğini hissediyorum. Yazdığıma yazacağıma bin pişman, yakalarımı kaldırıp voltamı almaya uğraşıyorum. Şerefsiz kapı da sınıfın ta diğer ucunda! Biri görüp tanıyacak da çoluk çocuk mevcudiyetimi linç edecekler gibi bir korku ya da muallime olacak mendebur “Nasıl okuyorlar, beğendiniz mi?” diyecekmiş de müfettiş olduğumu idrakle utançtan yerin dibine girecekmişim gibi bir korku. O an ikisi de müsavat.

Sonra sınıftan çıktım da mı geldim, öldüm de mi geçtim; Suaraz’dayız. Masalar tozlu, baktıkça kaşıntı tutuyor. Fena rahatsızım. İleriki masada çirkin bir herif, sanki şeklini şemalını ben yaratmışım gibi asık ve öfkeli yüzüme bakıyor. Hep yandan ama! Ne yana eğilip baksam hep profilden görüyorum sıfatını. Apollinaire şiiri gibi kargacık burgacık bir surat. Burnu Amerikan dokundan bozma. Sormadan etmeden, gidip adama bir kafa atacağım da işte, burnundan ürküyorum.

Masalar arasında dolanıp duruyorum. Attila’yı mı bekliyorum, Melih’i mi bekliyorum ne. Birlikte bir yolculuk kitabı hazırlayacakmışız da, fotoğraflar kaybolmuş, boşa çıkmış emeğin tedirginliği var şimdi de üstümde. Garsona rastlasam elli derecelik rakı ısmarlayacağım, sonrasında keyfime değeni oracıkta haşlayacağım.

Birden karşımda Fikret’i görüyorum, asabım büsbütün bozuluyor. Bir insan şuncacık hayatta soyadına ancak bu kadar zıt bir gelişim gösterebilir. Riyakâr eşşek, hem de eşşoğlu eşşek! Yunanlarla savaşa girdiğimizde benim tutacağım cephe üzerine Reşat Ekrem’le iddiaya girmişler. Birisi Yunanlardan yana olur demiş, “bizde öyle yakışıklı oğlan mı var! Öteki adaya kapanır şarabını çeker; martıları, kırıntıları konuşturur demiş. Bilerek yapıyorlar.” deyip umursamamaya çalışıyorum.

Uzun boylu, berk gövdeli gençten bir oğlan yaklaşıyor; alnı geniş, gözleri karikatür. Elinde şu benim taze toplatılan Medarı Maişet Motoru’nun rutubette kalmış gibi buruş buruş olmuş, kararmış bir nüshası var. “Ne çabuk eskimiş, sıcakta unutulmuş mevta gibi, bir kurdu bir de kokusu eksik, oysa daha okunmadı bile!” diye düşünüp üzülüyorum. İmzalayayım diye yumruk sallar gibi uzatıyor “Nasıl olsa lüks kâğıtlara basılacak” diyor. “Cinlerimi tepeme çıkarmak için sıraya mı dizildiniz ulan! Ben öldükten sonra hepsinin anasını…” sıralarken bir öksürme geliyor, yine kan çıkar korkusuyla nefesimi tutup krizi bastırmaya çalışıyorum. Fikret haysiyetsizi beni gösterip kahkahalar atıyor, elindeki deftere bir şeyler çiziktiriyor. Tekrar karşı masaya dönüyorum. Profil herif, altındaki sandalyeyi de kapıp gitmiş, yerinde bir mezar taşı var. Eski tip, takkeli taşlardan. Önündeki masada bir kâse çorba, dumanı tütüyor. Gidip ona da kafayı yerleştirmek istiyorum, hiç değilse çorbasını içmek istiyorum. Bu sefer de taş olmasından çekiniyorum.

Çıkmışım, başka bir sahnedeyim şimdi: Tenha, antika bir sokakta. Yapışkan bir yağmur yağmış, paltom ağır ıslak. Telefon bulmak istiyorum. Annemi arayıp birkaç yumurta almasını söylemem lazım. Neden bilmem, yumurtanın alınması müthiş önemli. Sanki yumurtasız kalırsak kıyamet kopacak. Anneme “Besin değeri pek yüksek, derim” diye düşünüyorum. Nedense yumurta almaya sıcak bakmayacak gibi geliyor: “Koca harbi altı yumurtayla atlatırız, hele bi’ he desin! He de deyiversin canım, üç beş papel cebimizi ısıtacak diye kıt zamanlar geldiği vakit açlıkla terbiye olmayalım!” diye sayıklıyorum. Ceplerimi aranıp kalemimi buluyorum. İmza isteyen oğlan yok artık tabii, eskide kaldı o. Hatta denebilir ki, başka bir rüyada oynuyordu. Benden sonra bile oynar durur belki, kim bilir?

Sokaklar karanlık, bütün telefon telleri kopmuş, yağmur yağmıyor ama her yandan kısa devre kıvılcımları çıkıyor. Etrafta yuvasız kedilerinin gölgelerinden başka kimsecikler yok. Bu yüzden hiç korkmuyorum. Korkmuyorum da işte… yahu biraz sıkılıyorum!