İlk defa bu sabah yüzüme bakmadı. Şafağın soğuğunu hapsetmiş pencereye başımı usulca dayadım. Görmedi.
Birkaç hafta önceki belgesel çekimlerinden sonra bir haller oldu bu adama. Pamuk kadar hafif yüreği, Kadriye Hanım’ın gidişinden sonra ağırlaşmıştı. Gölgelenmemişti. Şimdilerde o pamuk yüreği gölgeli, gözleri derin sulara dalgın, gözleri yaşlı, gözleri öfkeli.
Senelerdir her sabah aynı saatte uyanır. Yatmadan önce mayaladığı hamuru bekletmez. Benim gönlümü alır usul parmaklarıyla, mayalandırdığı hamurunu yoğurur son bir defa, sonra senelerdir yaptığı gibi poğaçalarını, sonra fırına. Parmaklarındaki sihir hiçbir sabah düzenimizi bozmadı. O belgesel çekiminden sonra olanlar onu böylesine üzene kadar.
Ünlü bir yazarmış Remzi Efendi’den poğaça satın alan. Dünyaca tanınırmış üstelik. Çok kibar olduğu için neler söylemişler ardından neler… Remzi Efendi oğluna anlatırken kulak misafiri oldum.
“Sen beni bilmiyor musun oğlum, ben ne zaman sokaklarda çığırtkan gibi bağırarak gezdim? ‘Merhaba poğaçacı,’ dedi diye adama demediklerini bırakmadılar. Halbuki pencerelerinden sepet sallayan uyku mahmuru hanımlar da öyle seslenir bana. Oğlum sen gel de hele benim şu gelinciğe ‘hakiki merhaba poğaçacı’ yazısını yapıştıralım. Hem özlemedin mi babanın poğaçalarını hayırsız?”
Serzenişleri hep en ince sesiyledir. Sevdiklerini hiç kırmayan bir adamdan başka türlüsü beklenmez. Oğluna, bana, senelerdir yoldaşlığını yapan “Gelinciğim,” dediği arabasına hep özenli davranır.
O gün tüm poğaçaları satıp eve ilk girdiğinde çok memnundu hâlinden. Ballandıra ballandıra anlatmıştı çekimleri. Onu dinlerken zevkten dört köşe olup dimdik durmuştum karşısında. Pürdikkat halim onu daha da heveslendirmişti. O ünlü yazarın, kendisinden sonra yanındaki ecnebiye köşedeki Huzur Market’i gösterip “Ne bilgece isim,” deyişine çok gülmüştü. Memlekette çoğu marketin, manavın, kıraathanenin, apartmanın adı: Huzur, kardeşler, sevgi…
“Bizim yazar bey bunlara yabancı sanırım,” demişti. “Neyimiz eksikse onun adını veriyoruz,” diye eklemeyi de unutmamıştı. O tanıdık cümleden sonra başımı hafifçe öne eğdim, yalan yok. Asıl bu cümle bilgece gelmişti bana. Şimdilerde o cümlenin buruk tadı dolaşıyor içimde.
Dört gün önce gökyüzü aniden güneşi saklayıp yağmuru bırakınca şehrin üstüne erken dönmüştü eve. Böyle zamanlarda poğaçalarını fakir fukara çocuklarına dağıtırdı, bir bana anlatır, oradan biliyorum. Oğlu bile bilmez bunca senedir yaptığı iyilikleri.
“Sen biliyorsun işte, haberlerde bile çıktım. O tivitır mıdır tibitır mıdır nedir orada da gençler paylaşmış. Tamam, yahu sen gösterdin ilk bana, sonra bizim uncunun oğlu da anlattı hepsini,” diye konuşmaya bir başladı ki oğlu bile telefonun karşısında durduramadı. “Yarına hazır olsun, sabahtan gelemezsin de en azından akşama doğru bırak bana kağıtları a oğlum,” diyerek telefonu kapadı.
Buralardan vakitli vakitsiz geçen bir poğaçacı var, nasıl kaba saba bir adam, bizimki sesine katlanamaz. “Yanıyooo yanıyoooo! Ablacığım yanıyoooo diyom inanmıyon!” Adam hep böyle gezer. “Poğaçalarını en kötü fırınlardan alır, kokusu bile berbat,” der bizim ihtiyar. Arabasının camına “merhaba poğaçacı” yazdırmış, bizimkine sırıtmış. Küplere binmiş tabii adam. Haklı.
“Yalancı herif. Hakiki merhaba poğaçacı benim. Herkes biliyor. Ne ayıp şeyler bunlar. Değil mi? Doğru söylüyorsun, bizim millet çabuk unutur. O ite inananlar da çıkacaktır elbet. Yarın bizim oğlan şu kağıdı hazırlayıp getirsin, ben de gelinciğime asacağım.”
Sesi, adımları duvarlara çarpıp dönüyor. Hamuru her zamanki sükunetiyle yoğurmuyor. “Bu olmadı ya böyle, inşallah sabah kabarmış olur,” diyerek yatağına geçiyor. Yatakta huzursuz dönüp durdu. Sabahın dördünde ne ara daldığını bilmediği uykusundan uyanırken yaşlılığını bir kere daha hissetti. Tüm gece onu izledim. Öyle sessizdim ki onu daha da huzursuz etmemek için nefes almayı bile bırakıyordum.
“Ah gördün değil mi sen de? Nasıl güzel kabarmış. Benim hamurum beni hiçbir zaman yarı yolda bırakmaz. Kadriye Hanım da derdi, hatırlar mısın: Ellerin efsunlu senin. E tabii özledim. Çok oyalandım değil mi? Şunları fırına süreyim, hemen düşelim yollara.” Öğleden sonra eve girdiğinde yüzü mahkeme duvarı gibiydi. Ürktüm onu öyle görünce.
“Seni ihmal ettim, haklısın. Hep dert anlatıyorum son zamanlarda. Ama görüyorsun işte, insanlar kötü. O it var ya, hani şu borazan gibi sesiyle sokak sokak ‘Yanıyoo’ diye öten, heh işte o, hakkımda asılsız haberler çıkarmış. ‘Meşhur yazarın poğaçacısı öldü,’ diye yazmış orada burada. Ah bir bilsem neden benimle uğraşıyor. Alay ediyor işte. Yoksa ne sebebi olacak. İkimizin sokakları bile farklı. Ah tabii o son zamanlarda pek sık geçmeye başladı buralardan. Belki de kimse ondan poğaça almadı diye öfkelendi bana. Ama yavrucuğum herkesin ekmeği kendine. Hepimizin rızkı var. Yok yok kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş. Biz de kocadık işte. Oğlan dedi ki ‘Birkaç gün satış yapma, ben her gün sana uğrarım,’ ‘Tamam,’ dedim ben de oğlana. E şimdi hamur yoğurmayacaksam ne yapacağım? Sence yapıp biraz çocuklara mı dağıtsam? Oğlan ona da kızar şimdi. Neyse güzellik, ben bu gece erken yatayım.”
Sabah yanıma uğradı. Yüzündeki ışık solmuştu. Sanki ışığını hamurundan, fırınından alıyordu da ondan sönmüştü. Bir insan bir gecede çöker mi? Oğlu geldiğinde keyfi yerine biraz olsun gelmişti, ta ki oğlu fotoğrafını çekip paylaşmayı teklif edene kadar.
“Bu yaştan sonra çoluk çocuğu mu eğlendireceğim? Maskara oldum, gördün mü? Az önce de aramış nasıl keyifle anlatıyor. Herkes paylaşıyormuş. Allah bana uzun ömürler versinmiş. Napayım daha uzununu? Satmayacağım artık poğaça. Doğru duydun tabii. Dağıtacağım isteyenlere. Beni biliyorsun, ellerim hamur tutmazsa bir daha hiçbir işe yaramaz olurlar. Hem ellerim tutmazsa sana kim su verecek Küçük Hanım?”
Gördü mü bilmem ama yapraklarımı titrettim son sözlerine.


