— Ne düşünüyorum, biliyor musun?
— …
Parmaklarını iç içe geçirerek başının altında kenetlediği ellerini çözüp vücudunu sol dirseğinin üstünde yarı doğrulttu. Yaklaşık bir saattir sırt üstü yattığı kumsalın kumlarını sağ eliyle apazladı. Elini biraz havaya kaldırdı ve yumruk hâlindeki elini yavaşça gevşetti. Sımsıkı kavradığı kumlar parmaklarının arasından akmaya başladı.
— Gökyüzündeki yıldızlarla kumsaldaki kumların sayısı eşit midir diye düşünüyorum.
— Bunu düşünmüyorsun.
— Tabii ki bunu düşünmüyorum. Hem zaten ne düşündüğümü hep bilirsin.
— …
Kumların üstüne usulca tekrar uzandı. Parmaklarını iç içe geçirip ellerini başının altına koydu. Karanlık geceye serpilmiş yıldızlara bakmaya başladı. Gündüz kuduran deniz, iyice durulmuştu. Kıyıya vuran dalgaların cılız şıp şıpları ara ara kulağa çalınıyordu.
— Denize mi girsek?
— Bu saatte, gece gece!
— Ne varmış saatte? Gece denize girilmez diye bir kanun mu var?
— Yanımızda mayo ve havlu olmadığının farkındasın değil mi?
Muzipçe güldü.
— Farkındayım. Olmasın varsın. Zaten kumsalda kimse yok.
— Olmaz öyle şey.
Yüzündeki çocuksu neşe kayboldu.
— Denize mi girsek, dedim. Denize çıplak girelim demedim.
— Ha, bir de ıslak kıyafetlerle eve gideceğiz, öyle mi?
— Eve kıyafetler kuruyunca gideriz.
— Olmaz. Hem gece denizde başımıza bir şey gelse, bacağımıza kramp falan girse kimden yardım isteyeceğiz? Yok yok. Böyle iyi, kumlara yatıp yıldızları seyretmeye devam edelim.
— İyi, tamam! Ne zaman kabuğumu kırıp kendi çapımda bir uçarılık yapmaya niyetlensem mantık abidesi olarak karşıma çıkıp beni engellediğinin farkında mısın?
— Mantık iyidir. Yıldızlı gökyüzü güzeldir. Samanyolu’na bak, ne kadar büyüleyici!
— Evet, sümüklüböceğin arkasında bıraktığı sedefli ize benziyor!
— …
Sessizce gözleriyle gökyüzünü taradı.
— Madem bu görsel şölen dediğin kadar büyüleyici, ilham kaynağımız olsun da bir şiir yazalım.
— Böyle diyeceğini biliyordum.
— Sırayla birer dize söyleyeceğiz. Başlıyorum: Pencerelerine gurbet çökünce Gurbet Palas’ın…
— Bütün saatler hep ayrılık vakti.
— Yalnızlığımı çoğalttığım odamda…
— Tir tir titriyorum, yağmurda kalmış köpek gibi.
— Ustura gibi geziniyor yokluğun bedenimde,
— Neredesin Mavi?
— Bu mavi de nedir şimdi Allah aşkına?
— Mavi; aşktır, sevgidir, umuttur, hayaldir, özgürlüktür… Mavi şiirin rengidir. Turgut Uyar, “Ay başka, mavi başka” derken Haydar Ergülen, “Mavi konuşalım, mavi yazalım,” demiş. Daha nice şa…
— Tamam tamam… Bizim şiir Attila İlhan’ın ucuz bir taklidi oldu sanki.
— Bizden bu kadar! İmruü’l Kays olduğumuzu iddia etmedik.
— A, yıldız kaydı!
— Dilek tut.
— Ne tuttum, biliyor musun?
— …
— Tabii ki biliyorsun. Aklımdan geçeni hep bilirsin zaten.
— …
Derin bir nefes aldı, yattığı yerden yıldızları seyretmeye devam etti. Bir süre sonra kumda yürüyen bir insanın ayaklarının çıkardığı sesle irkildi. Yattığı yerden kalkıp sesin geldiği tarafa doğru dizlerinin üstüne oturdu. Karanlıkta yüzünü seçemediği bir adamın ona doğru geldiğini fark etti. Adam yaklaştı, yaklaştı ve tam önünde durdu.
— Ne yapıyorsun burada?
— Hiç! “Ben” ve “Kendim” sohbet ediyorlar, onları dinliyordum.
Adam, ikisinden başka kimsenin olmadığı kumsala nemli gözlerle dalgın dalgın baktı. Sonra o da dizlerinin üstüne oturdu.
































































































































































































