Edebiyatımızın ilklerinden, ilk psikolojik eserlerinden biri olan, Peyami Safa’nın en çok basılan ve beğenilen; umudu, acıyı, felaketi ve mutluluğu aynı anda en vurucu şekilde ortaya koyan otobiyografik romanı “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” başkahramanı ile yaptığımız söyleşiyi beğenilerinize sunuyoruz.
1. Bacağınızın kesileceği haberini annenizle paylaşmak yerine başka birileriyle konuştuğunuzda daha iyi olacağını söylediniz. Aslında böyle bir inanış vardır; insan hiç tanımadığı birine içini daha rahat dökebiliyor. Siz de buna binaen mi başkalarına anlatmayı daha saadet verici buluyorsunuz?
Aslında bunu söylemekteki nihai amacım anneme kıyamayacak olmamdı. Kıyamam, çünkü anneler çocuklarının felaketlerini iki kat şiddetle hissederler, daha fazla üzüntüye boğulurlar. Hatta iki kat dediğime bakmayın, annelerin çocukları için duydukları üzüntüyü ne matematik hesap edebilir ne de edebiyat açıklayabilir; böyle fevkalade bir uçsuzluk… Sizin dediğinize gelince Bernard Shaw şöyle der: “Adalet tarafsız olmaktır ve yalnızca yabancılar tarafsızdır.” Yani tanımadığınız kişilerin sizinle ilgili önceden oluşturdukları düşünceleri yoktur. Sizi sadece o an olduğunuz haliniz ile bilirler. Siz de bunu bildiğiniz için konuşmanızı kontrol altında tutma gereği hissetmezsiniz, bu da sizin daha rahat ve daha sınırsız olmanızın yolunu açar.
2. Paşa akrabanızın bir zaman sonra köşke gazete sokmadığını belirttiniz. Buna sebep olarak ise sürekli alıp okuduğu muhalif bir gazetenin taraf değiştirip eleştirdiği tarafa geçmesi olduğunu görüyoruz. Bu sorun aslında günümüzde de değişmiş değil, devam etmekte. Bu konuda bize söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Sofokles’in Antigone adlı eserinde, ki bu eser MÖ. 442 yılında yazılmıştır, şöyle bir ibare vardır: “Şu kısacık yaşamda dirilere yaranmaya değer mi?” Üzerinden asırlar geçmiş bir dönemden bahsediyoruz. Gördüğünüz üzere bu dalkavukluk, yaranma, menfaat, kralcılık tarih boyunca kendine hep yer bulmuştur ve bulacaktır. Modası asla geçmez. İnsan yaşadığı sürece de olmaya devam edecektir. Erkleri elinde bulunduran kişi, grup, zümre; bunun adı her neyse manşetler buna göre atılacaktır. Rant neredeyse ekseni oraya kayan, güç neredeyse hemen oracıkta bitiveren, gerçekleri aydınlatmak yerine algılarla halkı kandırmaya çalışan bir olgu artık medya unsurları. Çünkü korku imparatorlukları işte böyle hükmediyor. Objektiflikten yoksun, paranın yön verdiği tüm mecraları ve kalemleri satın alıyorlar. Hitler’in propagandacısı Goebbels’i hatırlayın: “Bana vicdansız bir medya verin, size bilinçsiz bir halk sunayım” demişti. Nitekim Rus tankları Berlin’e girene kadar Almanlar Rusya’yı işgal ettiklerini sanıyorlardı. Sanırım bu cümle durumu anlatmak adına iyi bir örnek olmuştur.
3. Nüzhet’in size yalan söylediğini öğrendiniz ve bu durum uykularınızı kaçıracak derecede sarsmıştı sizi. Ancak onunla yüzleşmek isteyip konuştuğunuzda, anlattıklarına tekrar inandınız. Sevmek, âşık olmak gerçeği görmek konusunda göze bir perde mi indiriyor? Yanacağını bildiğin halde cennete inanmak gibi bir şey değil mi!
Öyle bir perde var fakat bunun müsebbibi yine kendimiziz. Çok sevdiğiniz biri size bir değil bin yalan söylese de yine onun yanında olmak istersiniz, sizi üzen o olsa da siz yine tutup onun dizinde teselli bulmak istersiniz. Çünkü o insan en mükemmel insandır, suç işlemez, yalan söylemez, aldatmaz, kusursuzdur. Her konuda en iyi vasıflara sahiptir. Aşk böyle bir boya, böyle bir makyaj evet! Bunları karşı tarafa biz yükleriz aslında. Değer yüklemesi… Görmek istediğimiz, inanmak istediğimiz şey; bunun sebebi de bizim için onun en ideal kişi olmasıdır. Çerçevenin içine bizi asla incitmeyecek, bize yalan söylemeyecek dünyalar güzeli bir insan yerleştiririz. Aksini konduramayız. Ben de konduramadım Nüzhet’e aslında. Ama hayat salt hayallerden, olması gerekenlerden değil gerçeklerden oluşuyor. İnanmak istediğim hayallerin gölgelerinde gördüm gerçekleri.
4. Bir akşam yemeği sohbetinde Doktor Ragıp ve Paşa’nın size Fransızcayı öven cümlelerine karşın siz şiddetli şekilde Türkçeyi savundunuz ve dönem hükümetinin ecnebi mekteplerine getirdiği kısıtları doğru bulduğunuzu belirttiniz. Dilimiz konusunda hassasiyetiniz neden yüksek?
Sadece benim değil hepimizin Türkçe konusunda bu seviyede şiddetli olmasını isterim aslında. Çünkü bağımsızlığın en önemli unsuru dildir. Dil bir milletin sesidir. Kendimizi ifade edebilmemizin en iyi yoludur. Toplumun en önemli ağıdır. Manevi kültürümüzün aktarımı için, millet olabilmemizin sırrını muhafaza etmesi açısından mühimdir. Birlik ve beraberliğimiz için elzemdir. Yabancı dillerde de konuşabilmek elbette önemli ve gereklidir ancak özenti bir tavırla yabancı dillere düşkünlük, özensiz ve yanlış kullanımlar, insanların dil bilincinden yoksun oluşu gibi birçok sorun Türkçemizi baltalamaktadır. Cümle içinde kullanılacak bir kelimenin Türkçe karşılığı dururken, yabancı bir kelimeyle olası durumu açıklama gayreti son derece gereksiz ve samimiyetsizdir. Tarihten bir ders çıkaracaksak dilini kaybeden toplumların yok olduğunu görmeli ve buna göre davranmalıyız.
5. Birçok kez sağlığınızın yerinde olmayışı sebebi ile gerek hastanelerde gerek köşkte, sevdiğiniz kız Nüzhet de dâhil size acıyarak bakıldığını söylediniz. Dış görünümün insanlar üzerindeki etkisinin altını çizdiniz bir bakıma. Sizce “mühim olan iç güzellik” deyimi bir kandırmacadan mı ibarettir?
Ben size şöyle bir soru sorsam; dış güzelliğinden hoşlanmadığınız birinin içini merak eder misiniz? Bunu bir düşünün. Bugün yoldan kimi çevirip bu soruyu sorsanız aynı klişe cevabı verir: “Benim için dış görünüş önemli değil, içi güzel olsun yeter” der. İç güzellikten kastın ne derseniz içinden çıkılmaz bir sarmala döner iş. Herkesi ölçünlü hale getirmek doğru değil elbet, ancak modern insan bedenin dış tarafı ile yaşıyor, duyu organlarının tattığı lezzetler dışında hiçbir şeyin farkında değil. Hastalıklar ve bunun getirdiği bedensel sorunlar da tıpkı doğum sonucu dünyaya gelişimiz gibi bizden bağımsızdır. Yani demek istediğim ten rengimizi seçemediğimiz gibi bedensel kusurlarımızda da bir müdahalemiz söz konusu değil! Bunu kabullenebilme, bir kusur olarak görmeme nezaketini gösterebilenler yok değil ama çoğunluğun aynı şey başına gelmeden bunu anlayabilme yetisine ve insanlığına haiz olduğunu düşünmüyorum. Bu durumun ruh güzelliğine evrildiğini de görürüz. Kim bilir, insanlar belki de haklıdır; bu devirde beş para etmeyen bir şey nihayetinde iç güzelliği. İsterdim ki herkes herkesi öylece olduğu gibi sevsin.
7. Hastanede muayene öncesi orada bulunan çocukların kandan da öte akrabalıkları olduğunu söylediniz. Anlatmaya çalıştığınız şey hepsinin kader benzerliğiydi. Hatta keder müşterekliği… “Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar” dediniz. Peki, bir insanı anlamanın tek yolu benzer şeyleri yaşamak mıdır sadece?
Öyle diyemem tam olarak. Çünkü o korku, o çaresizlik, o yılgınlık, o isyan, o tükenmişlik öyle bir sirayet ediyor ki ruhunuza; bakışınız, duruşunuz, çehreniz, hepsi birden standart bir hal alıyor. Herkes o donuk hale bürünüyor. Sanki bir kulübe üye olmuş kimselerin birbirlerini tanımak için kullandıkları bir işaret gibi. Tüm kulüp üyeleri birbirlerini gördüklerinde “bu da bizden” diyebiliyor. İnanın mutluluğun insanları birbirine bağlayıcılığı bu kadar etkili değildir, ancak acının daha sahici bir duygu olması münasebetiyle, çelikten bir ip gibi hiç kopmazcasına sarıyor çevresindekileri.
Bu aslında iyi bir şey. Çünkü insanlar empatiden yoksun. Başına gelen bir şey üzerine konuşma yaparken “ben olsam” diye cümle kuruyorlar ve olay tam da orada bitiyor aslında. “Ben olsam” diye cümleye başlamak, asla acıyı çeken kadar anlamayacağın anlamına gelir. Anlamanın idraki eşekten düştükten sonra vücut buluyor. İnsanı anlamanın tek yolu benzer şeyleri yaşamaktır diyemem ama en iyi yolu benzer şeyleri yaşamak diyebilirim özetle.
Bir dokundum şöyle bam teline.
Aynı acı onda da çaldı.
Belli ki hemşehriydik aynı kederden.
Ben köyünden, o içinden…



































































































































































































