OĞLUN DA SENİ SEVİYOR

BABAMA…

– Sen aslında Trabzonspor’u babam seni sevsin diye tuttun!

– Saçmalama ablaaa! Ne alakası var.

– Babamla tek kelime konuşmazdınız, unuttun mu?

– …

– Sonra sürekli Trabzonspor’u konuşur olmuştunuz hatırlasana…

83 yazı, okullar kapanır kapanmaz soluğu dedemlerin yanında alıyoruz. İstanbul – Trabzon arası otobüsle on sekiz saat çekiyor. Ama şehre iner inmez tüm yorgunluğunu koltukta bırakıyorsun. Seni yemyeşil bir doğayla masmavi gökyüzü karşılıyor. Soğuksu nam-ı diğer Polita, o zamanlar hâlâ köy. Atatürk’ün Köşk’üne çıkarken Çamlık’ı geçince sol taraftaki fındıklık bizimkilerin. Ben orayı kocaman bir dünya sanıyorum. Karşımızda Bakırcıların Köşkü var. Yüksek duvarların arkasında müştemilatlarıyla adeta bir ortaçağ şatosu, ben orayı kale sanıyorum. Bizim de taş duvarlarımız var ama onlarınki çok yüksek, attığım oklar bile yetişmiyor. Evi, sıra neferi gibi koruyan taflanların üzerine çıkıp yoldan geçenleri seyrediyorum. Üst katın balkonundan deniz de görülüyormuş ama bunu ancak ağaçların yeşilini kaybettiği bir kış günü öğrenebileceğim. Babaannemi toprağın rahmine uğurlamamıza ve benim denizi görüp şaşırmama nereden baksan yirmi sene var. İki dev ıhlamur fındıklığın başını gardiyan gibi bekliyor. Onların gölgesine kasaba kuruyorum. Tahtadan dükkânlar, evler inşa ediyorum, yollar yapıyorum. Toprağın dışına çıkmış köklerinin altını oyuyorum, battı çıktı geçitlerle trafiği hızlandırıyorum. Her öğle sonrası yağan yağmur bile keyfimi kaçırmıyor. Ihlamurlar o kadar güçlü ki, yağmur bir tutsak gibi onlara boyun eğiyor. Ama tavuklar gerçekten dinozorların torunları olduklarını biliyorlarmış gibi boş bırakır bırakmaz kasabayı eşeleyip yerle bir ediyorlar. Hem de ne uğruna? Altı üstü birkaç solucanı kursaklarına indirmek uğruna.

Babaannem, dedem, babam, amcalarım… Tüm aile Trabzon’u tutuyor. Öyle ki 74 öncesi her biri ayrı İstanbul takımına gönül veren babam ve iki amcam eski sevgilerinin adını bile ağızlarına almıyor. Sülaledeki tek farklı koyun benim, diğer hepsi bordo mavi. Aygün Hala’yla Zeki Enişte köye ‘Hoş geldin’e gelmişler. İşler güçler, onların doktorluk babamın ormancılık muhabbetleri, ölümlerin, doğumların, evlenmelerin anlatılması, yüksek Karadeniz volümünün kısılarak 10 desibele kadar düşürüldüğü siyaset konuşmaları yarım saatte tükenince konu dönüp dolaşıp kaçan şampiyonluğa ve üç gün sonraki Cumhurbaşkanlığı Kupası maçına geliyor. Siz hepiniz ben tek başıma durumu gerçekleşiyor. Ki bunu daha sonra İstanbul’a sürekli yaşayacağım, ama o zamana kadar azınlıkta kalmak nedir bilmiyorum.

– Fener alır!

– Trabzon kazanır!

– Biz sizi iki maçta da yendik, gene yeneriz!

– Ancak iki puanla geçebildiniz ama. Ah o Antalya maçları! Bir galibiyet bir de beraberlik çıkarttılar bizden.

– Siz, küme düşen Mersin’e kupada elendiniz, n’aber!

– Siz de lig sonuncusu Altay’a kaybettiniz, n’olmuş ki?

Bu böyle sürüp giderken, bir hekim olarak Zeki Enişte tıp diyor:

– Yarınki maç için var mısın iddiasına? Fener yenerse sana en pahalısından forma, bir de meşin top, üstelik sarı lacivert. Ama biz kazanırsak Trabzonsporlu olacaksın.

Artık nasıl sinirlendiysem, bir an bile düşünmeden, “Varım,” diyorum.

Elini uzattığı zaman olayın ciddiyetini anlıyorsam da geri adım atmıyorum. Avcunu olabildiğince sertçe kavrayıp aşağı yukarı sallıyorum.

22 Haziran 1983… Güneşli bir başkent günü olmasına rağmen Ankara 19 Mayıs Stadyumu’ndan yükselen tükürük köftesi dumanları güneşi kapatacak kadar yoğun. Taş zemine karton, kâğıt şapka, bayrak, flama, su satıcılarının sesi ve onları bastıran tarafların tezahüratları… Maç başlamadan sesi kısılan 17895 biletli seyirci. Tribünler bordo mavi ve sarı lacivert bayraklarla yarı yarıya bölünmüş duruma. Biz Trabzon’da radyo başında dinliyoruz Cumhurbaşkanlığı Kupası’nı. Maça Trabzon’un bordo forma altına beyaz şortla, Fenerbahçe’nin klasik çubuklusunun altına lacivert şortla çıktığını Halit Kıvanç’ın sesinden duyuyoruz. Gözümüzde canlandırıyoruz; çıkış tünelinden sahaya giren yirmi iki futbolcunun yaptığı totemleri, ettikleri duaları. Fenerbahçe; Yaşar, Cem, Müjdat, Selçuk… Trabzonspor; Şenol, Turgay, Tuncay, İskender… İlk on biriyle yeşil çimlerin üzerinde. Kenardaki kulübelerin birinde Branko Stankoviç diğerinde Ahmet Suat Özyazıcı var. Saat 17.00 ve Halit Kıvanç son kez stattan maç anlatıyor. Trabzonlu Tuncay’ın Fenerbahçe kalecisi Yaşar’a maçın henüz başında attığı gol, ustanın sesinden canlı duyduğumuz son gol sesi oluyor. İkinci yarıyı İlker Yasin’in sesinde dinlesek de değişen bir şey olmuyor ve bu kez maçın sonlarında İskender’in attığı golün anonsunu duyuyoruz. Evde herkes sarmaş dolaş. Ben köşede mahzun oturuyorum. Birden dedem beni kucaklıyor.

– Asma suratını sen de Trabzonsporlusun artık. Kupayı biz kazandık.

Dedeme sarılıyorum. Sevinçlerine yalandan katılıyorum ama gene de içim kan ağlıyor. Kupa Şenol Güneş’in ellerinde yükselirken ben fındıklığın içinde kayboluyorum. Elimdeki sopayla fındıkların dallarına vururken, Söz verdim ama nasılsa iki güne unutulur, diyerek kendimi avutuyorum.

Babamın izni bitince geri dönüyor. Demir kapının önünde bana sarılıyor.

– Seneye Trabzon şampiyon olsun, sana forma alacağım, diyor. Öpüyor.

Kafamı sallamakla yetiniyorum. Babamın ardından konu kapandı diye seviniyorum. Ama sonraki hafta sonu Zeki Enişteler geliyor. Biz harmanda koştururken birden ortaya bir top düşüyor. Hem de bordo mavi. Köyün ortasına havan topu düşmüş gibi şaşkınız. Fakat meşin olduğundan mutluyuz da. Zeki Enişte, adımı sesleniyor. Yanına gidiyorum. Tişörtümü sıyırıyor. Kırılacak gibi duran kaburga kemiklerim atletin içinde bile belli oluyor. Poşetten çıkarttığı formayı sırtıma geçiriyor.

– 2 numara bu. Turgay Semercioğlu’nun forması. Onun gibi takımına sadık ol.

Gerçekten başka takıma transfer olmuş profesyonel bir futbolcu gibi hissediyorum kendimi. Göğsümün sol yanında duran ay yıldızlı bayrağı öpüyorum. Bir daha da formamı üzerimden hiç çıkartmıyorum.

Lige pek iyi başlayamıyoruz, hemen ikinci haftada Bolu’ya deplasmanda yeniliyoruz. İlk beş haftada sadece iki galibiyet alıyoruz ama araya unutulmaz İnter zaferini sıkıştırınca takıma güvenimiz geliyor. Deplasmandaki maçın bitmesine iki dakika kala yediğimiz golle şanssız biçimde Avrupa maceramızı sonlandırsak da ligde devrenin bitimine kadar bileğimizi bükebilen olmuyor. Babamın bir defteri var. Haftanın skorlarını yazıp, gazeteden kestiği puan cetvelini altına yapıştırıyor. 1974’ten bu yana kutsal bir kitap gibi üzerine titriyor. Kütüphanenin üzerindeki çantasının içinde kilitli duruyor. Yalnız başına bakmam yasak, tek bir sayfası bile altın değerinde. Babam güzel yazısıyla skorları işlerken ben de heyecandan dudağımı kemirerek başında bekliyorum.

İkinci devreye hızlı başlıyoruz. Yenilgi nedir bilmeden haftaları tüketiyoruz. Hele Fener’i deplasmanda 89. dakikada Küçük Hasan’ın attığı golle yenişimiz var ki, Nisan ayında bize şampiyonluk şarkıları söyletmeye başlıyor. Golün pasını 2 numaralı formasını giydiğim Turgay veriyor. Sanki asisti ben yapmışım gibi koltuklarım kabarıyor. Kaşı açılmış yüzü gözü kan içinde kalmış fotoğrafını gazeteden kesip odamın duvarına asıyorum. Bu arada aklıma babamın defterine de fotoğraf yapıştırma fikri geliyor. Konuyu babama açıyorum ama kabul etmiyor. Ben de kendi defterimi yapmaya başlıyorum ama onunki gibi olmuyor. Çantanın anahtarını sehpanın üzerinde unutup, alelacele misafirliğe gittikleri gün kalbim dalgalı bir deniz gibi çırpınıyor. Kütüphanenin tepesinden çantayı indiriyorum. Dakikalarca bakışıyoruz. En sonunda içime cesaret geliyor, anahtarı kilide sokup açıyorum. Defter elimde. Trabzonspor’un on yıl boyunca ıslandığı yağmurları, piştiği sıcakları, donduğu soğukları, takım otobüsüyle gittiği şehirleri, ilk kez uçulan Avrupa ülkelerini, galibiyet sevinçlerini, mağlubiyet hüzünlerini, beraberliklerdeki kardeş paylarını, şampiyonlukların gururunu, kaçan kupaların gözyaşlarını elimde tutuyorum. Kutsal kitaba gizlice sızan sahte bir peygamber gibi deftere Galatasaray’ı 1-0 yendiğimiz maçın fotoğraflarını yapıştırıyorum. Hafta sonu Ankaragücü’yle berabere kalıyoruz. Babam, O gol de yenir mi be Şenol, diye söylenerek defteri açtığında Kemal’in Cimbom’a attığı golün sevinciyle karşılaşıyor. Kapağı hırsla kapatıp bir şey söylemeden odasına gidiyor. Yaptığım şey ilahları kızdırmış olacağından sonraki hafta da Sarıyer’e kaybediyoruz. Bu arada babamla değil kadro kurmak, konuşmuyoruz bile. Aynı evin içinde eskiden olduğu gibi rakip takım oyuncuları gibi tek kelime etmeden dolanıyoruz. Centilmeniz ama, faul de yapmıyoruz.

Ligin bitimine üç hafta kalan Kocaeli’ni sahamızda devirdiğimiz maçı babamla aynı odanın uzak köşelerinden takip ediyoruz. Ertesi sabah kalktığımda salondaki sehpanın üzerinde bir tomar gazete beni bekliyor. Babam makası uzatıyor.

– Neden bunca zaman fotoğrafı aklı edememişim. Defterin havası değişti valla.

Hemen gazeteleri kesip kırpmaya başlıyorum. Babam gülerek, omzuma dokunuyor.

– Çok da abartmayalım değil mi ama oğlum…

Gazetelerin başından kalkıp babama sarılıyorum. O da bana sarılıyor. Sımsıkı…

27 Mayıs’ta, şampiyon olduktan üç gün sonra Beşiktaş’la İzmir Atatürk Stadyumu’nda Federasyon Kupası finaline çıkıyoruz. Uzatmalarda bulduğumuz iki golle sezonu çifte kupayla kapatıyoruz. Babamla arabaya atladığımız gibi Sarıyer’de zafer turuna çıkıyoruz. Bordo mavi bayraklı balıkçı tekneleri boğazda tur atıyor. Kornaya basarak onlara selam veriyoruz. Seyyardan aldığımız bayrağı sallıyorum, bir yandan da kafamı camdan çıkartıp sesim kısılana kadar bağırıyorum:
– ŞAMPİYON TRABZON! ŞAMPİYON TRABZON!

Ertesi sabah uyandığımda babam çoktan işe gitmiş. Gece geç yattığımdan okul için kaldırmamışlar. Yatağın içinde şampiyonluğumuz sayesinde kazandığım tatilinin keyfini gerinerek çıkartırken başucumda duran babamın defterini fark ediyorum. Üzerine ‘Kıymetli Oğluma’ diye bir not yapıştırmış. Yüzlerce kez baktığım sayfalarını bir kez daha kalbimi saran bir mutlulukla çeviriyorum. Son sayfaya gelince kalıveriyorum. ‘ŞAMPİYON TRABZONSPOR’84’ başlığı altına takımımızın ve Ahmet Suat Hocanın fotoğrafını yapıştırmış babam. Altına da ilkyazda açan gülhatmilere benzeyen güzel yazısıyla ‘OĞLUM SENİ ÇOK SEVİYORUM’ yazmış. Defteri sanki babammış gibi sımsıkı göğsüme bastırıyorum.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş