YERYÜZÜNDE BİR AN İÇİN MUHTEŞEMİZ’İ NEDEN BU KADAR ÇOK SEVDİK

Harfa Yayınları, Deniz Koç’un İngilizceden çevirisiyle bir “şair romanı” yayımladı: Ocean Vuong’un Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz’ini. Hikâyeyi ayrı, çeviriyi ayrı, yazarı ayrı sevdik.

Roman, her okurun farklı bir şekilde içselleştirdiği, elinden bırakamadığı, “bitmesin istediği” bir kitaba dönüştü. Sosyal medyada şahit olduğumuz bu ilgi, pandemi koşullarında kitabın satış rakamlarına ne kadar yansıdı bilinmez; fakat Vuong’un Türkiye’de şiirlerinden çok romanıyla tanındığı, belirli bir okur kitlesi için apayrı ve “kalpten” bir yer edindiği aşikâr.

Bir şair roman yazarsa bu elbette yankı uyandırır. Vuong, Night Sky with Exit Wounds kitabıyla T.S. Eliot, Whiting, Thom Gunn ve Forward ödüllerine layık görülen Vietnamlı bir şair. “Annem için” ithafıyla başlayan ve mektup formunda yazılmış bu roman, sarsıcı girişiyle, oyunun zorlu koşullarda gerçekleşeceğini henüz ilk cümlelerinde fısıldıyor okuruna. Vuong dizginleri eline alıyor; okur şairin imge dünyasına hemen teslim oluyor. Bu noktada çevirmen Deniz Koç’un işinin oldukça zor olduğuna fakat bunun üstesinden başarıyla geldiğine ayrı bir parantez açmalıyım. Anadilinde okuyormuş hissiyle okuyoruz kitabı. Üstelik bir şairin elinden çıkmış bu metnin ağır bir romantik/lirik atmosferde var olmadığını, alışılmış dışı söylemlerle, bir “üst dille” kaleme alınmadığını görüyoruz.

Ulaşamadığını Bilerek Yazmak

Annesi soruyor “bir gün”: “Hiç bir sahne kurup, kendini onun içine yerleştirdiğin oldu mu? Hiç bu manzaranın içinde kendinden daha uzağa ve derinlere giderken kendi ardından seyre daldığın oldu mu?” Ve anlatıcı “bugün” cevaplıyor: “Tarif ettiğin şeyin yazmak olduğunu sana nasıl anlatabilirdim?” (s. 6)

Yazmak şifadır yahut yazarak iyileşmek mümkündür; birçok yazarın benzer fikirleri vardır yazmak hakkında. Yazarak yüzleşmek, hesaplaşmak; yazarak intikam almak mümkündür. Yazmaya “inanan” Vuong, kitabında “yazdığı dilde okuyamayan” annesine yazıyor. Bu, daha en başta okuru yakalayan ve meraklandıran ironik bir ayrıntı. Ki “ayrıntı” dediğimizin, romanın inşa edildiği zemin olduğunu anlamamız uzun sürmüyor.

Romanın bir “ilk roman” olmasına odaklandığımızda, türlerin geçişkenliğinden, mektup diliyle yazmanın sağladığı hareket alanından faydalandığını görüyoruz yazarın. Bu uzun mektup, bir itirafname niteliğinde. Fakat sustuklarını döken, yaraları deşen, deştikçe iyileştiren bir itirafnamenin çok ötesinde. Anlatıcı, romanın bir yerinde annesinin “Hafıza bir seçimdir,” (s. 73) dediğini söylüyor, bu cümlenin ardını eşeliyor, kazıyor. O; yurtsuzluğun, kimliksizliğin, şiddetin, anılar yumağının orta yerinde, aslında “sel” olan hafızasıyla baş başa, “bir an için” muhteşem olmak için yazıyor. “Onu yeni bir kelime gibi inceledim,” (s. 102) diyen bir anlatıcıyla, bir kelime işçisiyle, bir şairle muhatabız. O, itirafında samimi, anlatımında samimi, okuruna samimi bir anlatıcı. Bu açıklık/samimiyet, okurun romanla kurduğu bağın hazırlayıcıları arasında belki de en mühimi.

“Bundan sonra olanları sana anlatma cesaretini, mektubumun eline geçme ihtimalinin çok düşük olmasından alıyorum – bunları anlatmamı mümkün kılan tek şey, senin okumanın imkânsız olması.” (s. 113)

Vuong, kitabında “yazma” meselesine ayrıca değiniyor; sayfalar ilerledikçe bu kitabın neden yazıldığına dair ipuçlarıyla karşılaşıyoruz. Anlatıcı, mutlu olup olmadığını hiç sormadığı annesine, “Seni aynı anda hem değiştiriyor, hem süslüyor, hem de muhafaza ediyorum,” (s. 84) diyor sözgelimi. Barthes’ın, kendi annesinin ölümünün ardından söylediği “Yazar, annesinin bedeniyle onu yüceltmek, süslemek için oynayan kişidir,” sözünü referans gösteriyor, bunun doğru olmasını içten diliyor; fakat bu bir dilekten öteye geçmiyor:

“Ama, burada bile, seni yazarken, vücudunun fiziksel gerçekliği onu hareket ettirmeme karşı çıkıyor. Bu cümlelerde dahi ellerimi sırtına koyuyorum ve teninin değiştirilemez beyaz fonunun önünde ne kadar koyu durduklarını görüyorum.” (s. 83)

“Sana ulaşabilmek için yazıyorum; yazacağım her kelime senin bulunduğun yerin bir kelime ötesinde olsa da,” (s. 3) diye başlıyor anlatıcı, “sevgili anne”sine seslenmeye. Aralarındaki “dil” mesafesinin altını çiziyor. “Yazıyorum, çünkü bana bir cümleye asla çünkü ile başlamamamı söylediler. Ama ben bir cümle kurmaya değil, özgürleşmeye çalışıyordum. Çünkü özgürlük, avcıyla avı arasındaki mesafeden başka bir şey değilmiş,” (s. 3-4) diye devam ediyor. Bu kısım oldukça mühim; yazmanın bir özgürlük alanı olduğunu vurguladığı gibi “çünkü”yle başlamaması gerektiğini söyleyenlere isyan edermişçesine “çünkü”yle başlayan bir cümle kurduğu için.

“Ne zaman ismini söylediğimde o isim geride bıraktığın şeyler değil de sadece ismin demek olur?” (s. 12) diye soruyor anlatıcı. Belki de Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz’de yazmanın gücünü, yazma ihtiyacını en iyi ifade eden cümle bu. Hemen başında yer alan “Bu savaş ne zaman biter?” sorusu ise yine romanda yer alan Vietnam Savaşı gibi somut bir savaştan farklı bir savaşı işaret ediyor, bitmeyecek bir savaşı; insan ruhundaki savaşı. Annesinin anlatıcıya (travma sonrası stres bozukluğu kaynaklı) şiddet uyguladığını öğrendiğimizde anlamlanıyor bu savaş. Anlatıcı, çocuklara el kaldırmanın, “belki de onları savaşa hazırlamak için” olduğunu söylediğindeyse yaranın derinliği ortaya saçılıyor. O, annesinin yılların hırpaladığı ellerini “hiçbir zaman olamayacakları şey için” hem seviyor hem de onlardan nefret ediyor; yani ona vuran eller de bu savaşa dahil. Birçoğumuz için ne kadar da tanıdık, öyle değil mi?

Savaş Bizim Dilimizdir

Romanda kronolojik bir çizgi yok; anlatıcı anılar arasından istediğini seçiyor, sunuyor annesine. Yer yer sayıklamaları andırıyor bu tavrı, puslu/bulanık bir atmosfer yaratıyor, ki romanın ilk cümlesinin “Baştan alayım,” olması da bunu destekliyor. Bir “ilk cümle” olarak başta farklı görünen bu ifade, romanın yapısını keşfettikçe yerine oturan bir taşa dönüşüyor. Vuong’un roman kişileri; ömrü başkalarına manikür yapmakla geçmiş yorgun annesi Rose, hayalle gerçek arasında sıkışıp kalmış büyükannesi Lan, dedesi rolünü üstlenen Paul ve onunla aşkı/cinselliği keşfettiği Trevor da kendi savaşlarında birer asker. Travmalı hayatlara sahip bu insanlar adına da konuşuyor anlatıcı, anılar yumağında gezinirken onlara kendi hikâyelerini anlatma imkânı tanıyor.

Peki, kitabın ismi nereden geliyor, bu insanları birleştiren o muhteşem an nerede gizli? Anlatıcıyı hep annesi ve büyükannesiyle görüyoruz. “O adam” diye tabir ettiği babası sert bir mizaca sahip ve onun için annesinin ona dönüşleri bile yeterince kötü. “Aile” gibi göründükleri o muhteşem an da anlatıcı, anne ve büyükanne arasında yaşanıyor. Büyükannesiyle birlikte annesinin kollarının üst kısımlarındaki kaskatı olmuş kaslarını, bileklerini, parmaklarını ovarken “aileye benzediklerini” hissediyor anlatıcı. Annesinin tam da bu anda “Mutlu muyum?” diye sorması ise oldukça manidar.

Vietnamlı Vuong’un romanında otobiyografik unsurlar mevcut. Vietnam Savaşı, katı bir ırkçılık, emperyalizmin etkileri ve gelenekler… Anlatıcının büyükannesi tarafından kullanılan lakabının “Küçük Köpek” olması, en dikkat çekici olanlarından. Büyükanne Lan’ın doğduğu köyde küçük ve zayıf çocuklara bölgeye ait “en rezil şeylerin” ismi veriliyor. Kötü ruhların “sağlıklı ve güzel” çocukları bulmak için yaptığı gezilerde bu çirkin isimleri duyunca eve girmeyeceğine ve çocukların da böylece kurtulacağına inanılıyor. İşte Küçük Köpek, anlatıcının payına düşen. Ve aynı zamanda okurun anlatıcıya duyduğu merhametin sebeplerinden biri.

Şairin romanını sevdik. Çünkü konuşulmayanlardan da bahsetti. Savaştan, ırkçı tutumdan, dil ve kimlik üzerinden yapılan zulümden… Anlatıcının, acımasız çocukların “İngilizce konuş!” nidalarına ve çirkin ellerine maruz kaldığını; gerçek bir Amerikalı olabilmek için Amerikan sütü içtiğini, hatta uyuşan dilinde tat bırakmamaya başlayacak kadar çok içtiğini okuduk. Annesi satıcıdan “sığır kuyruğu” isteyemediğinde, ne istediğini anlatmak için beden dili kullandığında ve çabası kahkahalarla karşılandığında ailenin tercümanı olması gerektiğini anladığını gördük. Başlı başına bir boşluğa dönüşmüş, kesilip atılmış, “kavruk kalmış” Vietnamcanın ise yalnızca bir savaş dilinden ibaret olduğunu anladık: “Anne, bizim için anadilimizde konuşmak demek, sadece kısmen Vietnamca, ama bütünüyle savaşça konuşmak demek.” (s. 32)

Küçük Köpek, kendinde bir başkası, bedenine aykırı bir ruh. Amerikalı olamayan bir Vietnamlı. Yazarak hem kendine hem ailesine kimlik kazandırmaya çalışan bir yazar. En çok da ikinci bir şansı hak eden, dürtülerini bile “itiraf” olarak görmek zorunda kalmış yaralı bir çocuk. Roman boyunca şair bir anlatıcıyla birlikte olduğumuzu hissettiren Vuong’un bu yaralı hali zihnimize kazıyan, okkalı bir tokattan farksız cümleleri var. Asıl hikâyenin insanın kendisi olduğunu hatırlatarak içimize bir ayna tutan Yeryüzünde Bir An İçin Muhteşemiz, yazının sınırlarını zorluyor, okuruna Vuong’un sahici ve derin anlatımına kapılıp gitmekten başka bir seçenek kalmıyor. Şüphesiz, iyi bir romanla karşılaşmanın verdiği büyük keyifle…

Yazmak, kaydetmek, iyileşmek ve ölümsüz kılmakla ilgili onca farklı fikirden sonra, bu uzun mektubun asıl muhatabının anlatıcının kendisi olduğunu düşündüğümden, onun annesine yöneltiyormuş gibi göründüğü fakat aslında kendi çukurunu kazdığı sorusuyla sonlandırıyorum bu yazıyı:

“Bir şeyi yeteri kadar çok istersen sonunda ondan bir tanrı yaratırsın, derler. Peki tek istediğim kendi hayatım idiyse, anne?” (s. 233)

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş