İŞ HANININ AYAKKABICISI

Onu ancak ben anlatabilirim, büyülü sözlerimle. Herhangi birinizi suçlayamam da bu yaşlı adamın yüzündeki derin kırışıklıkların farkında değilsiniz diye. Sizler şehrin dehlizlerinde bir bir kaybolurken köşebaşında çile dolduran Kutbettin Amca’yı sadece ben görürüm elbette. İşim biraz da budur: Suretler toplarım kaldırımlardan. Duvarlarından rutubet akan küçürek odamda müvekkillerimin dosyalarından fırsat bulabilirsem, topladığım suretleri kazırım kağıtlara.

Saat öğleyi vurduğunda çarşı girişindeki kalabalık artar, yanına dizilen iri kıyım işportacıların arasında iyiden iyiye kaybolur bu kamburu çıkmış adam. Ağzının insanı irkilten çarpıklığı, kendisiyle kafa bulmaya hazırlanan çocukları ürkütür. Yüzünde şark çıbanlarından arta kalan derin izler vardır. Bu izler hayat yükünün nişaneleri gibi ışıldar. O vakit önünde saygıyla eğilmek, seksen küsur yaşında fırça sallayan bu elleri öpmek isterim.

Sabahın erken saatlerinde yolumun üzerindeki gevrekçinin önünde oluşan uzunca kuyruğa eklenirim. Kutbettin Amca ben sıradayken çoktan kurmuştur tezgâhını. Şehirde artık göremediğimiz türden bir tezgâhtır onunki. “V” şeklindedir. Şekil itibarıyla hızla geçip giden ve hiç yakalayamayacağımız vakti simgeler. Güneşli günlerde, aynalarla süslenmiş sedefkâri yüzeyi yüzyıllar öncesinden göz kırpar. Kutbettin Amca, ilk iş sabah yerde sıraladığı bakır boya kutularını siler, parlatır. İtinayla temizlediği at kılı siyah ve kahverengi fırçalarını bir komutan edasıyla hizaya sokar. Az sonraki muharebeye hazır olmak zorundadırlar. Bazen sandalyeme yaslanır dakikalarca Kutbettin Amca’yı izlerim. Bir ayakkabının üzerinde dans edercesine gidip gelen fırçasının ahengine gözlerim dalıp gider. Tek işinin boyamak, parlatmak olmadığını iyi bilirim. Gün boyu müdavimlerinin dertlerini dinlerken ya da iş hanının önünü süpürürken görürüm onu.

Az önce fark ettim o gideli tam iki ay olmuş. Ne yazık ki başımı masamdan kaldırdığımda artık penceremde Kutbettin Amca’nın silüeti selamlamıyor beni. O kadim görüntü, zamanında onu doğduğu topraklardan eden bir hastalığın türevleri tarafından itinayla silindi çünkü.

Sağlığında “Hiç gün yüzü görmedik ki zaten evlat!” demişti. Çaylarımızı efkarla yudumlamıştık. Meriç’in azgın sularında yitirdiği iki kızını anmış, gözleri dolmuştu. O gün onun alelâde bir ayakkabıcı olmadığını anlamıştım. Zaten ayakkabıcılık bir zanaat değil zorunluluktu onun için. “Sabahattinleri, Nâzımları ne etmişse memleketlerinden, bizi de o etti be evlat.” derdi. Henüz yirmili yaşlarının başında arkadaşları ve kendisi hakkında yürütülen “Gizli Komünistler” soruşturmasını polis olan amcasından öğrenmiş, kurtuluşu ailesini de yanına alarak başka bir ülkeye kaçmakta bulmuştu. Bu kaçış yalnız vatansız kalmasına değil aynı zamanda ailesinin dağılmasına da yol açmıştı. Eşi Nahide Hanım, Meriç’in azgın sularına kurban verdiği iki kızı için Kutbettin Amca’yı hayatı boyunca suçlamıştı. Kutbettin Amca acı içinde kıvranarak anlatmıştı bir gün: “Nahide ölene kadar benim suçlu olduğuma inandı. Beni kızlarımın katili bildi. ‘Senin iler tutar yanı olmayan bu hayallerin olmasaydı, kızlarımız hayatta olacaktı’ derdi. O bunları söylerken kızlarım yerine azgın suların altında ben nefessiz kalırdım. ”

Yugoslavya’dan döndüğü yıllarda hayat bir trafik kazasında önce oğlu Ali’yi kısa süre sonra da bu dertlere yüreği dayanamayan Nahide Hanım’ı koparmıştı ondan. “Nahide, kızlarımız karşı kıyıya geçmeye çalıştığımız kayık alabora olunca öldü aslında.” demişti Kutbettin Amca. “Benimle pek konuşmazdı, bir mecburiyet ilişkisine dönüşmüştü sanki bizimkisi.” diye devam ettirmişti. “Birbirimizden başka kime gidebilirdik ki?”

Kutbettin Amca ülkeye döndüğünde yıllar boyunca taksilerde direksiyon sallamış. Araba kullanmayı İsviçre’de öğrenmiş. Yunanistan’da yaşadığı sırada ülkesindeki alışkanlığını devam ettirmiş ve Trakya Türklerinin çıkardığı bir gazetede tehlikeli yazılar kaleme alınca ailecek sınır dışı edilmişler. Birkaç restoranın mutfağında aşçı yamaklığı, bazı ajansların gazete dağıtım birimlerinde postacılık yapmış. Gurbetteki son işi bir limanda amelelik olmuş. “Hep kaçak göçek yaşadık be evlat.” derdi. Taksi şoförlüğü yaptığı dönemde yaşadığı maceraları dinlerken ağzımız açık kalırdı. Burada bir akrabası ya da arkadaşı yoktu. Arkadaşlarının hemen hepsi yurtdışında kalmayı tercih etmişlerdi. Ülkeye dönenlerse çoktan hakkın rahmetine kavuşmuşlardı. Kutbettin Amca’nın yaşı direksiyona çıkmaya elvermeyince baba yadigârı boya tezgâhına sarılmıştı. Kiradaki evinden de kovulunca yardımsever bir esnafın birkaç metrekarelik deposunda günlerini geçirir olmuştu. Ona aşinalığım o günlerdendir. Taksicilik yaparken yüz felci geçirmiş. Çiçek bozuğu çehresinde yüz felcinin çarpıklığını da taşırdı. Yaşı ilerledikçe iyice belirginleşen kamburu gözümde onu iş hanımızın sevimli zangocuna çeviriveriyordu. Quasimodo Kutbettin!

O kara gün iş hanının ardından toz bulutları, bağırışlar, küfürler, kucaklarında bohçaları oradan oraya koşuşan kadınların çığlıkları, iki ucuna bağladıkları iplerle naylon sergilerini arkalarında çeken delikanlıların telaşı eşliğinde büyük bir karmaşa yaşandı. Tevekkeli büyük bir baskından bahsediyordu işportacı takımı. Kutbettin Amca, baba yadigârı ekmek teknesini elinden alırlarsa diye tasalanıyordu. Biz de takılıyorduk Kutbettin Amca’ya, “Sana dokundurtmayız!” diyorduk. İlk kez o günün sabahında demiştim: Kutbettin Amca, sen bizim Quasimodo’muzsun! Seni yedirmeyiz, telaş etme! diye.

Bunun üzerine “Doğru dedin evlat, bizi babamız bir çöp yığının içine terk etmedi mi? Quasimodo’nun sonu pek hazindir doğrusu. Ah bizim Esmeralda’mız şu toprak diye bildiğimiz memleketimizdi, onun koynunu hayal ettik, bağrına gömüleceğiz sonunda?” deyince şaşırmıştım. Bir an için müşterilerinin ayakkabılarını parlatan bu seksenlik delikanlının bir zamanlar memleketin aydın kesimini temsil ettiği, ülkenin parlayan zekalarından biri olduğu aklımdan çıkıvermişti. Bu kez roman öyle bitmeyecek Kutbettin Amca, demiştim; iyice yamulunca ağzının içinde karşısındakini selamlayan birkaç tane dişini göstere göstere gülmüştü. Bense sayesinde romanı yıllar sonra yeniden okumaya başlamıştım.

Neler mi oldu sonrasında? Önünde duran sedefkâri süslemeli tezgâha tekme savurdu bir tanesi. Bir diğeri kolundan sıkı sıkı tuttu, zorla kaldırmaya kalktı. Biz yetişene kadar fenalaştı Kutbettin Amca. Öyle hızlı nefes alıp veriyordu ki gören uzun bir koşuyu tamamlayamadığını düşünürdü. Etrafı açana, cankurtaranı çağırana kadar zeytin yeşili gözleri tavanda asılı kaldı. Çarpık ağzı iyiden iyiye açılmış, ağzının köşesinden köpüklü salyalar yere akmıştı. “Kızlarının yanına gitti,” dedi esnaftan biri. “Kurtuldu,” diye fısıldaştı iki arkadaş. Ben dudaklarımı ısıra ısıra girdim odama. Gözyaşlarım masamda açık duran romanın sayfalarını ıslattı.

“O zaman Quasimodo gözünü yeniden Çingene kızına doğru kaldırdı. Onun darağacına asılı vücudunun uzakta, beyaz giysileri içinde, can çekişmenin son kıvranmalarıyla ürperdiğini gördü. Ardından da bakışlarını gene kulenin altında uzanan, insan şeklinden çıkmış Başdiyakoz’a indirdi ve derin göğsünü kaldıran bir hıçkırıkla, “Ah! Sevmiş olduğum her şey!” dedi.”

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş