Burcu Ünlü: Merhabalar Elif. Öncelikle seni biraz tanıyabilir miyiz?
Elif Nihan Akbaş: İstanbul’a çok da uzak sayılmayacak, sonradan büyümüş küçük bir ilçede doğup büyüdüm. Kendimi bildim bileli iyi bir okur olan annem ve edebiyatın göbeğindeki babam nedeniyle kitabın, kâğıdın, kalemin içindeydim hep. Üniversitede Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler eğitimi almak için İstanbul’a geldim, hâlâ gidemedim.:)
Burcu Ünlü: Çevirmenlik, 2013 yılında Resmi Gazete kararı ile başlı başına bir meslek sayıldı ki bana göre oldukça geç kalınmış bir karardı. Peki Elif Nihan Akbaş çevirmenlik mesleğini neden seçti?
Elif Nihan Akbaş: Aslında benim onu seçmemden ziyade onun beni seçmiş olması daha doğru tanımlayabilir ilişkimizin başlangıcını. Ben kendimi bildim bileli hangi alanda eğitim alırsam alayım, merkezinde kitapların, hatta daha geniş anlamda kelimelerin bulunacağı bir hayatım olacağına emin gibiydim. Başka türlü bir hayalim olmadı hiç ama çevirmenlik de bir olasılık olarak bile yoktu hiç aklımda. Üniversite üçüncü sınıftayken o sıralar bir yayınevinde yarı zamanlı çalışan bir arkadaşım, “Bir kitap çevirisi var, düşünür müsün?” dedi ve her şey öyle başladı. Normalde çok girişken bir insan değilimdir ama o an anlık bir dürtüyle denemeye karar vermem, benim için yepyeni bir alan açtı. Bir kez o hazzı tattıktan sonra kopmak istemedim.
Burcu Ünlü: Bildiğim kadarıyla çevirmenler, genelde çevrilmesi istenilen kitabı biraz okuyup sonrasında ya kabul ediyor ya da etmiyor. Senin çeviri politikan nasıl?
Elif Nihan Akbaş: Tabii ben de kitabın konusunu, giriş sayfalarını genellikle okuyorum. Yazarın diğer çalışmalarına bakıyorum. Bunun dışında kitap hakkında yapılmış yorumlar, özellikle de okur yorumları da etkili oluyor. Okuru heyecanlandıran kitaplar üzerinde çalışmak benim de heyecanımı artırıyor. Fakat düzenli olarak belli bir editörle çalışmanın getirdiği bir rahatlık da var bu konuda. Benim seveceğim yahut benim kalemime uygun metinleri seçeceğinden emin olduğum editörlerden gelen kitapları ismine bile bakmadan kabul edebilirim.
Burcu Ünlü: Çeviri esnasında metni yerelleştirme, kendi kültürümüze daha yakın bir hale getirme gibi yöntemler kullanıyor musun? Ya da şöyle sorayım, çevirdiğin metne sansür/otosansür uygulamayı doğru buluyor musun?
Elif Nihan Akbaş: Yazarın metnine ve metin içindeki tercihlerine saygı duymak benim birincil sorumluluğum. Ben yazarın sözünü aktarmakla mükellefim, o ne demişse, anlaşılır bir Türkçeyle ifade etmeye gayret ederim.
Bir metni (kendimce) “daha iyi” bir hale getirmek ya da üzerinde yazarın söyleminde anlam kaymasına neden olacak, üslubunda bir sertleşmeye ya da yumuşamaya neden olacak değişiklikler yapmayı doğru bulmuyorum. Metin içinde mantık hatası bulunan yerlerde bile orijinal metindeki haliyle çevirerek yanına editör için bir not düşüyorum.
Esasen ben çevirmen (ya da editör) olarak sorumluluk aldığım metinlerde kendimi baktığı çocuğu seven ve iyiliğini isteyen bir çocuk bakıcısı gibi görüyorum. O metnin ebeveyni yazar ve ilgili kararları vermek ona düşüyor. 🙂
Burcu Ünlü: Her mesleğin kendince zorlukları vardır elbette ama ben aslında ülkemizde pek üstünde durulmayan çevirmenlerin yaşadığı zorlukları merak ediyorum.
Elif Nihan Akbaş: Ben genel anlamda her durum için zorlukları ikiye ayırma eğilimindeyim. Bir çevresel kaynaklı zorluklar vardır, bir de durumun kendi doğasından kaynaklanan zorluklar. Çeviride işin kendi doğasından kaynaklanan zorluklar esasen çevirmeni, kendi de buna istekliyse, geliştirmeye yönelik, zevkli zorluklardır. Bunlar benim kendi adıma sevdiğim, oyunun kendisinden zevk aldığım maçlar. İş bittiğinde duyulan hazzı katlıyorlar. Bizim kültürümüze yabancı kalan ama metinde kendilerine doğal bir alan açmış kavramları araştırmak ve doğallıklarını bozmadan, okuru da bağlamdan koparmadan metnin yeni haline aktarmaya çalışmak, yeni şeyler öğrenmek, bir anlamı en iyi nasıl ifade edebilirim üzerine kafa yormak… Bunlar insanı yoran ama o yorgunluktan da müthiş bir keyif çıkarmama vesile olan güçlükler. Çevreden kaynaklanan zorluklar için herhalde bir dokununca bin ah işitmeyeceğiniz çevirmen yoktur. 🙂
Burcu Ünlü: Türkiye’de çeviri dünyasını artı ve eksileriyle birlikte ele alacak olursak bu durumu nasıl yorumlarsın?
Elif Nihan Akbaş: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki ben kendimi her zaman çevirmen ya da editörlükten önce bir okur olarak görüyorum. Kitaplardan, hikâyelerden, sözcüklerin resmetme becerisinden ve musikisinden her zaman keyif almış bir okur olarak, okumak için seçtiğim kitaplarda aradığım şeyi işime de yansıtmaya çalışıyorum. Bu soruya dair düşünürken de mesleki yanımdan öte okur yanım ağır basıyor. Türkçe yazılmış hazzı veren çevirilerle büyümüş bir okur olarak da hâlâ bunun peşindeyim. Bu anlamda her dönem şahane işler çıkaran çevirmenlerimiz oldu bizim. Türkiye’de çeviri dünyasının en büyük artısı bence budur, işlerini severek yapan çevirmenlerin özverileri. Emeklerinin karşılığını maddi manevi hiçbir zaman tam hak ettikleri kadar alamasalar da kendisine ve işine duyduğu saygıdan dolayı okurun karşısına kafa yorulmuş metinlerle çıkan çevirmenler. Benim nazarımda en büyük eksi de yine aynı konuda. Bunun pek çok sebebi vardır, yayınlanan kitap sayısının hızla artması, yayınevlerinin çoğalması ve rekabet nedeniyle ticari yanlarının kültürel yanlarına ağır basması, dolayısıyla hızın ve maliyet azaltmanın önem kazanması, bu nedenle de yabancı dil bilen herkes çeviri yapabilir gibi bir algının oluşması… Başka pek çok sebep de vardır ama “dublaj Türkçesi” gibi bir “çeviri Türkçesi” de oluşmaya başladı son dönemde. Yabancı dili çok iyi bilen ve anlayan, ancak anladığı şey Türkçe ifade etmekte zorlanan çok sayıda metin çıkıyor okurun karşısına. Çeviri bir metin okurken bazen “Kesin İngilizcesindeki ifade şudur” diyebiliyoruz çok zaman. Bu biraz da tohumun bozulması gibi. Bu metinleri okuyarak büyüyen bir kuşakta normalleşen bir çeviri Türkçesi oluşuyor. Bu bağlamda bana göre en büyük eksilerden biri de özetle bu; yabancı dil bilen ama Türkçenin musikisine hâkim olmayan çevirmenler.
Burcu Ünlü: Çevirmenliğin yanında yazıyorsun da. 2019 yılında Ördek Olsun Yüreğim isimli kitabın Artemis Çocuk etiketiyle çıktı. Peki yeni bir kitap çalışman var mı?
Elif Nihan Akbaş: Aslında yazmak benim için çeviriden de ve hatta okumaktan da daha önce başlamış bir süreç. Henüz okuma yazma bilmiyorken babamın çalışma masasında oturup onunla birlikte ilk edebi ürünümü vermiştim:) Ben söylemiştim o yazmıştı. Yazmayı öğrendiğimde de en çok öyküler yazabileceğim diye sevinmiştim. Bu yönden yazmak benim için yaşamın gerekliliklerinden biri. Ama yazdığım hiçbir şeyi kitap olsun düşüncesiyle yazmıyorum. Vücudun ter atması gibi doğal bir süreç benim için ruhumda birikenleri kâğıtta şekillendirmek. Yazıp defterlerde, bilgisayar dosyalarında biriktiriyorum. Bu anlamda çok girişken bir insan olmadığımdan da onları toparlayıp dosyalaştırmak, yayınevlerine göndermek çok zor geliyor bana. Ördek Olsun Yüreğim de benden ziyade arkadaşlarımın çabalarıyla kitaplaştı diyebiliriz. Biraz da 8 yaşında babamın Kuş Olsun Yüreğim adlı kitabının çıktığı gün kıskanıp “Ben de kitap yazıcam, adı da Ördek Olsun Yüreğim olacak, hıh!” deyişimi hiç unutturmayan annemin ve Fatoş halamın sayesinde. Geçenlerde okuduğum bir kitapta, “Günümüzde yazar olmak için hayal gücünden daha çok fiziksel çaba gerekiyor. Çok fazla röportaj, kongreler, konferanslar ve basın açıklamaları. Yazarın toplumda ve medyadaki varlığının hangi sev iyede olması gerektiği planlanıyordu,” diye bir ifade geçiyordu. Belki bizim ülkemizde bu fiziksel çabanın içeriği farklılık gösterebilir ama beni korkutan da bu fiziksel çaba açıkçası. Metnin ruhundan uzaklaştıracakmış gibi geliyor bu fiziksel çaba beni. Tabii öte yandan insanın ruhunu başka gözlere sergilemesinin tedirginliği de var. Kendimde kitaplaşma süreci için koşturacak gücü bulana kadar yazıp yazıp kenara atmaya devam edeceğim sanırım bu yüzden. 🙂
































































































































































































