KOLTUK SEVDASI

Ter kokusuna bezenmiş otobüse adımını attı. Cümlenin üstünü çiz. Otobüs ter kokusuyla mı güzelleşiyor sanki? Ter kokusu sinmiş otobüse adımını attı. Çiz! Otobüs nasıl bir karakter ki ter kokusunu kendine nüfuz ettiriyor? Hepsini sil, baştan! Yoğun ve karışık kokularla dolu otobüse adımını attı. Şimdi oldu! Sıkıya gelince nasıl yazabiliyorsun? Ne için okuyorsun sen? Ne için yazıyorsun?

Yoğun ve karışık kokularla dolu otobüse adımımı attım. İçeri girer girmez göz kararı hızlı bir hesaplama yaptım: Ayakta yolcu sayısı… Oturan yolcu sayısı: … Yalnızca iki koltuk boş ve yirmi sekiz kişi ayakta. Her durakta ayakta yolcu sayısına birkaç kişi daha ekleniyor. Yine de hâlâ iki koltuk boş. Bu şehirde insanların birbirlerine bu kadar saygılı olduklarını bilmezdim. Ayakta üç yaşlı var. Daha doğrusu üç çok yaşlı kişi var; iki erkek, bir kadın. Erkekler kadına yer veriyorlar.

Kadın belli, giyimi ve tavırlarıyla eski İstanbul hanımefendilerinden. Boş koltuğa oturmaya yeltenmiyor. Israrla reddediyor. Duraklar geçiyoruz, kadın ağrıyan ayaklarının ağırlığını her durakta değiştiriyor. Ama hâlâ iki koltuk boş. İçimden diyorum büyük şehir burası, kim kime dum duma, başlarım saygısına da gururuna da, ben oturuyorum! Ve üstümde beni ayıplayan onlarca göz, oturuyorum. Yanımdaki boş koltuğa ayaktaki üç yaşlıdan biri gelse! Ah beni yalnız bıraktılar! Bu nasıl bir inat, nasıl bir gurur! İnsanlar yaş aldıkça daha mı ahlaklı oluyor, değer yargılarını kim belirliyor peki? Emekli yaşlılar mı? Tüm gün çalışan gençler mi? Ya benim buraya oturmama ne demeli? Ayaktaki yirmi sekiz kişinin gözünde pişkin bir adam mı oldum şimdi ben? Hâlâ bana bakıyorlar. Demek pişkin bir adamım ben! Ama yorgunum, ne yapayım.

Gençler tüm gün çalışsın, yaşlılar altmış beş yaş indiriminden otobüsleri parsellesin. Yooo, olmaz! Günlerdir fazla mesaiye kalıyorum. İş çıkışında koltuk sahibi olmak emeğimin hakkı olmalı. Değil mi ya?

Her durakta pek az yolcu iniyor, pek çok yolcu biniyor. Her birinin kokuları ayrı, her birinin kokuları bir öncekine ekleniyor. Fakir halk hiçbir şeyle ayaklanmayıp kokuyla ayaklanıyor sanki. Halk toplumsal bir koku yaratıyor küçücük otobüste. Koku dayanılmaz hâle geliyor. Ter kokusu, idrar kokusu, alkol kokusu, zavallı vatandaşımın açlık kokusu… Artan yolcu sayısıyla kokunun yoğunluğu gibi üzerime abanan gözler de artıyor. Kınayan gözler, alay eden gözler, yuhalayan gözler, isyan eden gözler, inkâr eden gözler… Yeter artık! Dolsun şu koltuk! Duraklar geçiyoruz, yanım hâlâ boş. İftiralara, yalanlara, dolandırıcılığa göz yuman zavallı halkım ne ara bu kadar gururlu oldu. Üç yaşlı kişi hâlâ otobüste, hâlâ ayakta! İnanılır gibi değil! Beni gözleriyle cezalandırıyorlar biliyorum. Gözlerini görmemeliyim, dayanamıyorum! Gözlerimi kapıyorum. Stresten dizlerim zangır zangır titriyor. Ellerimle titreyen dizlerimi tutuyorum. Biri görmüş müdür hâlimi? Dizlerim titriyor, iyi ki de titriyor. Gözlerim dizlerimde. Sanki bakışımla onları durdurabilirim. Olsun, iyi ki gözlerim dizlerimde. Beni kınayan, beni ayıplayan gözleri görmüyorum. Ah bir şu koltuk dolsa! Bir durak daha, kapı açılıyor. İmdadıma biri yetişti. Gel otur kardeş. Oh, sonunda koltuk doldu. Gözlerimi kaldırabilirim. Otobüsteki zavallı halkımdan, dahası gururlu üç yaşlı kişiden özür dileyebilirim. Gözlerimi açıyorum. Yolcular değişmiş. Affedildim! Ama artık başka sorunlar var. Yanımda kömür karası bir adam oturuyor. Sanki kömür kokuyor. Adam sen de! Kömür kokan insan nerede görülmüş? Şehirde kömür madeni ne gezer? Yanımdaki adam belli işte, köyden indim şehre tipi. Tuhaflıklar da hep beni bulur! Bir de açmış bacaklarını, titremesi yeni geçen dizlerime çarpıyor dizleri. Sinirleniyorum. Sözle uyarsam kavga çıkaracak belli, kömür karası. Öfke de öyle ya, öfkelenince her şey kömür karası. Düşündükçe stres basıyor, dizlerim başlıyor zangır zangır titremeye. Kömür karası bir uyarı veriyorum adama. Cam kenarında sıkışmış bedenim sağ dizime ağırlığını veriyor ve çattt! Sağ dizim yandaki tanınmayan dize sert bir dokunuş konduruyor.

Adam belli belirsiz bir ufff! çekiyor. -Ne vuruyorsunuz? İşte şimdi kavga başlayacak. Ne yapmalıydım? Böyle bir tip uyarıdan anlar mıydı? Adam yineliyor, -Niye vurdunuz? Şivesinin kabalığından beklenmeyen bir incelikle siz diyor bana, nereden öğrenmiş böyle konuşmayı? Harflerinin kaba sabalığının altında yatan inceliği yüreğimi burkuyor. Üzülüyorum. Ne yaptım ben şimdi? Külhanbeyi davranışlar hiç yakışır mı benim gibi eğitimli adama? Bir de adamı kömür karası olmakla suçladım. Çalışmak suç mu? Ben çalışmıyor muyum sanki? Kendimi toparlayıp bir cevap vermeliyim. -Affedersiniz, otobüs yana kıvrılınca dizim çarptı. Hay aksi! Amma mazeret buldun sen de be adam! Dediğime ben bile inanmıyorum. Beriki sert şivesine sert ses tonu da ekleyerek ama inceliğinden ödün vermeyerek, Beyefendi düpedüz vurdunuz! diyor. Haklı, düpedüz vurdum. Kömür karası kadar ince olamadım. Hay benim beyefendiliğime de, okumuş görmüşlüğüme de! Al bakalım adamın gönlünü şimdi! Dürüst ol, annen dürüst olmak her zaman içini hafifletir derdi. Suçunu hafiflet.

“Size karşı dürüst olmalıyım: Affınıza sığınarak kötü bir gün geçirdiğimi, siz gelene kadar tüm otobüsün hıncahınç dolu olduğunu, sadece iki boş koltuğun bulunduğunu ve bu koltukları doldurmak için ayaktaki yolculardan üç yaşlı kişinin öncelikli sayıldığını, onların da iki erkek bir kadın olduğunu ve her ne kadar kadının fendi erkeği yendi sözünü bolca kullanan bir toplum olsak da kadın erkek eşitliğinin sayıca eşit olma durumuyla karıştırılabilecek kadar karıştığını ve otobüste iki yaşlı erkeğe karşı tek başına kalan kadının oturma işini gurur yaptığını, iki yaşlı erkeğin de oturmama işini gurur yaptığını, sonunda iki güzelim koltuğu boş bıraktıklarını ve bu manasız uzayıp duran duruma dayanamayarak ve yorgunluğumu neden bilerek iki boş koltuktan birine benim oturduğumu, siz gelene kadar ısrarla boş kalan yan koltuk yüzünden de iyice göze battığımı, göze battığımı hissettikçe genç olmamdan ve hakkım olmayan yaşlı koltuğuna oturmamdan dolayı otobüsün beni cezalandırdığını düşündüğümü, gerçekten de, eğer bu bir cezalandırma şekliyse, yanıma kimseyi oturtmayarak beni cezalandırdıklarını, siz gelince de başından beri yanımdaki boş koltuğun hep boş kalmasını dilediğimi fark ettiğimi, insanlara dayanamadığımı, iş yükümün üstüme üstüme gelerek beni hasta ettiğini itiraf ediyorum.”

Gözlerim yaşlarla dolmuştu. Hiç tanımadığım birine yaptığım bu uzun itiraf beni rahatlatmış, içimdeki ağır yük beni terk etmişti. Boşalmıştım. Hafiflemiştim. Yaşlı gözlerimi elimin tersiyle sildim, bana mendil uzatan kömür karasına teşekkür ettim. Birkaç dakika konuşmadık. Ne diyebilirdi ki? Hem o da çok yorgun gözüküyordu. Üstüne başına bakınca benden daha ağır bir işte çalışıyor olmalı diye geçirdim içimden. Gerçi ben de bedenimi değil aklımı zorlayan bir işte çalışıyordum. O hâlde eşittik. Kendime yalan söylediğimi bile bile eşittik. Çünkü bu ince adamla eşit olmayı istiyordum. İçimden ailemin bana dayalı döşeli aldığı daireyi ve onun kim bilir nerelerde, ne zorluklarla oturduğu eşitsizliğini silmeye çalışıyordum. Ona karşı bir hata yapmıştım. Acaba beni affeder miydi? Görünüşünden beklenmeyen bir incelikle konuştu:

“Üzülmeyin. Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. İstanbul zor şehir. İstanbul fakir-zengin, cahil-okumuş ayırt etmez. Vurur yüzünüze kalabalığını, çaresiz kalırsınız. Bazen bu koltukta olduğu gibi hiç tanımadığınız birine açılır da rahatlarsınız. Sizi anlıyorum. Geçenlerde benim de başımdan böyle bir şey geçti. Yoğun bir iş günüydü. Anlamsız bir öfke nöbetine tutuldum. Yanımdaki kişi anlayışlı çıktı. Beni dinledi. Suçumu hafifletti. Benden daha ağır dertleri var gibi görünmesine rağmen yalnızca benim derdime ortak oldu. O gün eve dönerken olanları düşündüm. Aç değildim, açıkta değildim. Günümün yorgunluğunu bir garibana yüklemiştim. Ayağındaki ayakkabı parçalanmış, dikişle tutturulmuştu. Kabanında da yer yer yama izleri vardı. Ne istemiştim ki zavallıdan! Eve vardığımda kapının önünde öylece duruyordum. Zile basmışım, çoktan kapı açılmış da fark etmemişim. Karım mis gibi yemek kokuları eşliğinde yanağıma bir öpücük kondurdu. Hoş geldin dedi. Geldiğimi duyan çocuklar hep birlikte hoş geldin dediler. Hoş bulduk dedim. Hepsini kucakladım. Gözlerim dolu doluydu. Artık suçsuzdum. Hoş bulduk!”

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş