Tam gök gürlerken üstüne bir de simsiyah geceyi aydınlatan şimşek çakmıyor mu, müthiş korkuyorum o tablodan. Gözlerim dışarı fırlayacak gibi oluyor. İnsan kaçacak yer arıyor.
Sonra diyorum ki bir babanın evladına bağırıp çağırmasının yanında göğün gürlemesi ne ki! Hem gök gürültüsü anlık bir şey ama babanın gürlemesi ömür billah çıkmıyor kulağından. Tek ortak noktaları ise ikisinden de kaçamıyor olman.
Bilmem kaç şiddetinde deprem! Sallanıyoruz. Beş saniye, on saniye, yirmi saniye, kırk saniye… Her şey yerle bir. Başımızı sokacak bir evimiz yok artık. İnsanlar perişan. İnsanlar öldüler. Sesimizi duyan var mı? Bir müddet sonra yaşam olağan seyrinde devam ediyor, tekrar olur mu korkusuyla, diken üstünde de olsa her şey devam ediyor. Ancak sevdiğiniz birinin sizin güveninizi sarsması, sırtınızı dayadığınız dostlarınızın ayağınızı kaydırmasının sizde yarattığı deprem etkisi hiç öyle kolay kolay geçmiyor. Evi depremde yıkılmış birisi yeni bir eve çıktığında acaba burası da yıkılır mı diye sorgulamadan yaşayabiliyorken hayatınıza aldığınız yeni birinin sizi güven konusunda yıkıp yıkmayacağını sorgulamadan edemiyorsunuz.
Gece olunca ve bilhassa yalnızken insan daha bir korkak oluyor. Karanlık, korku duygusunun körükçüsü gibi adeta. Küçükken hatırlıyorum tuvalete gidene kadar ne kadar ışık varsa yakardım hepsini. Nesneleri olmadık cisimlere benzetirdim çünkü. Ağaç dallarının gölgesi Freddy Krueger’in tırnakları gibi belirirdi yatağımın üzerinde. Yorganı üzerime çeker öyle uyurdum. Sabah her yer aydınlanınca eser kalmazdı o halimden. Şimdi günün tam ortasında, ulu orta, insanların gözü önünde, bir köpeği tekmeleyenleri görüyorum. Herkesin içinde, toplumun gözü önünde kadına el kaldıranları görüyorum. Katlettiği ağaçların gölgesinde güneşten korunmaya çalışanları görüyorum. Karanlıktan ziyade git gide kararan kalplerden korkuyorum.
Zor bir yaşamın var. Kıt kanaat bir yaşam sürüyorsun. Geçim sıkıntısı denen canavarla savaş halindesin. Omzunda bir sürü yük. Sabah evden çıkıp akşam harap bitap eve dönüyorsun. Tabii bir işin varsa! Ay sonunu getirene dek akla karayı seçiyorsun. Maaş günü geldiğinde paranı almak için gittiğin yerden dönerken gaspa uğruyorsun. Emniyet, polis, şikâyet, tüh vah derken o ay şartlarını daha fazla zorlayıp olmayan imkânlarından imkân çıkarıp önümüzdeki aya kadar gemini yüzdürmeyi başarıyorsun. Tabii o hırsızlara, gaspçılara etmediğin beddua kalmıyor ama içinde ince bir şükürle “canıma bir şey olmadı ya” deyip sineye çekiyorsun. Çektiğin yanına kâr. Fakat senin geleceğini çalan, umudunu çalan iktidarlara, erklere, tahammülün yok. Asıl onlardan korkman gerektiğini biliyorsun çünkü bildiğin bir şey var umutsuz yaşanmaz.
Akşam olmuş koyulmuşsun evin yoluna, ağaçlı sokaktan aheste aheste yürüyorsun. Karşıdan bir adam geliyor. Sendeliyor, yalpalıyor. Bir sağa düşecek gibi oluyor, bir sola düşecek gibi derken sen ne kadar kendini kaçırsan da gelip sana tosluyor. Yürüyüşünden zaten tahmin etmiştin sarhoş olduğunu ama burnunu sızlatan bira kokusu perçinliyor durumu. Adam musallat oluyor sana. Ağzını eğip bükerek ona çarptığını ima eden sözler savuruyor sana. Korkacak bir şey yok, adam kafayı bulmuş, ertesi gün ayılır. Yoluna devam ediyorsun. Asıl mesele körü körüne bir görüşe sahip, bağnaz, yobaz kişilerin cahilliği. Ne içtiklerini bilmiyorum. Bırak ertesi günü, üzerinden yıllar geçse bile ayılamıyorlar. Sarhoşlar neyse de, bak onlarla çarpışmamaya gayret et.
Tarihsel süreç içerisinde, mekâna, zamana ve kültüre göre değişiklikler gösteren korku, insanoğlunun en belirgin ve temel duygularından biri olmuştur. İlkel insandan modern insana kadar gelen sürede insanların ve insanlığın korkuya kapılmasına neden olan sebepler çeşitlilik göstermiş, aynı zamanda kişiden kişiye de korkunun sebepleri ve şiddeti farklı boyutlarda ortaya çıkmıştır. Kimisi yalandan, kimisi yılandan, kimisi kaybetmekten, kimisi ölmekten olmak üzere binlerce sebep, insanın ruhuna ve bedenine bu duyguyu yaşatmıştır. Yaşamsal sürecimizi devam ettirmemiz için korkunun gerekliliğinden bahsederken, bunu bir gerçekliğe indirgemek en doğrusu olacaktır. Kurgusal korkular bir hastalık boyutunda ele alınmalıdır. “Sola dosis facit venenum” yani her şey zehirdir mühim olan dozdur. Elzem olan korkuyu yerinde ve yeterince deneyimleyebilmektir.
































































































































































































