SONRADAN

Sis bilhassa inmiş Haydarpaşa’ya, diye düşünüyor Feride. Samimiyetsiz gülüşleri, uzak sarılmaları, tedirgin bekleyişleri örtmek için. Yorgun yüzler arasında kardeşini arıyor. Yer yer sökülmüş ceketinin kolunu cebine sokuyor. Bakışlarım mühim diyor, üşümüş omuzlarını sıkarak… Ne özlem dolu olmalı, ne de çakmak çakmak öfkeli. Kardeşi nihayet göründüğünde, duyduğu ne özlem ne de öfke. Kahretsin Feride, diyor; gene ne hissedeceğini bilemiyorsun. Kardeşi, bavulunu taşıyan gürbüz gencin eline birkaç kuruş tutuşturduktan sonra, temkinli bir kucaklaşmanın ardından denize inen merdivenlere doğru yürüyorlar. Sisin içinden martı sesleri duyuluyor. Özlemiş midir acaba martıları? Ben ne zaman ayrılsam İstanbul’dan en çok martıları özlüyorum. İçinin kıpır kıpır olmasına şaşırıyor Feride; ılık ılık, sıcak… “Birazdan geçer” diyor gücenerek. Gücenmiş sesi martı çığlığı oluyor.

Motorla geçeceğiz karşıya, unuttun mu? (Bir elini dalgalandırarak) Hani şu pata pata…

Hayır, unutmadım; hala bu kadar iptidai kalmasına şaşırdım.

Kuşkun olmasın kardeşim, değişen oldukça fazla şey var; göreceksin.

Belki var belki de yok der gibi başını sallıyor kardeşi, gene o ters hareketiyle. Başını sola çevirip, sağ kaşının kalktığı…

Yak bir sigara, bu siste gelmez daha motor.

Kardeşi tüvit ceketinin cebinden gümüş bir tabaka çıkarıyor. Üzerinde başı eğik lale motifi olan ipek eldivenini nazikçe banka bırakıyor. Zarif, tasasız, ilahi bir ritüelde dans eder gibi duran parmaklarının arasına bir sigara alıyor. Feride, bu sıradan ama ona göre büyülü harekete dikkat kesildiğini kardeşi fark edince utanıyor.

“Bilmem hatırlar mısın” diyor kardeşi sigarasından koca bir nefes aldıktan sonra. “Arkadaşımın evinde dört parmağım birden kapıya sıkışmıştı.” Feride başıyla onaylıyor hatırladığını. “Heh! Onu hatırlarsan koşarak annemin ve senin yanına geldiğimi, sizin elinizde pazar fileleriyle yanımdan geçtiğinizi de hatırlarsın, yokuşun başında hani?” Feride onu da hatırlıyor, evet. Ama geçmişten ekşimsi bir zevk almasına izin vermemeye kendi kendine söz vermişti. “Hayır” diyor sert bir tonlamayla… Kardeşi sigarasından son bir nefes alıp, izmariti denize fırlatıyor.

Biliyor mu geldiğimi?

“Neyi bilip bilmediğini ben de bilmiyorum artık,” diyor Feride. “Her zaman bende olanı, benden iyi bildiğini düşünürdüm, haklıydı da… Ama bu bana bir konfor sağlamadı; acı verdi, inat verdi, ama itaat vermedi. Hastalığın onu boş bir çuval gibi bıraktığını söylüyor; içim bomboş diyor, bomboş…” Sağ gözü olmayan bir martı hızla üstlerinden geçiyor.

Anladım, her zamanki annem desene. Zaman cömert davranmış sana da.

“Sana da,” alaycı bir kuş gibi kendinden emin olmak bunu gerektirir diye geçiriyor içinden Feride. Aynı alaycı kuş…

Sana da kardeşim, sana da…

Ne zaman söylemekten nefret ettiği bir şey olsa gözlerini kısar Feride, gene öyle yapıyor.

Çocuklar da iyi umarım, ne de büyümüşlerdir yavrucaklar.

Sekiz yıldır görmediği yeğenleri için ne müşfik bir soru şekli bu diye düşünüyor Feride. Bir martıya içinden acı bir gülümseme attıktan sonra, motoru kontrol ediyormuş gibi yapıp, çenesini yukarı kaldırıyor. “İyiler, gayet iyi… Anneannelerine üzülüyorlar tabii.” Farkında bile olmadıkları geliyor aklına. İçi sızlıyor; öyle kopuk, öyle uzak… Dertleşmeye ne de çok ihtiyacı var oysaki; oğlanın üniversiteyi ikinci sınıfta bıraktığını, şimdi orada burada işlere girdiğini, geçen yıl bir avuç dolusu uyku hapı yutup, başucuna “sadece uyku…” yazan bir not bıraktığını, kızının ise odasından zaruri ihtiyaçları dışında pek çıkmadığını, ikisi ile de kalbi bir bağ kuramadığını, kurmak için önce kendi düğümlerini çözmesi gerektiğini ama yapamadığını anlatsa, anlatsa olmaz mı ki?

Sen belki de iyi yaptın çocuk yapmayarak.

“Tabii, tabii,” diyor kardeşi, derin bir nefes alarak. “Çocuk tam bir ayak bağı…”

Aldığı nefesi kaygı yüklü verirken pır pır eden göğsü öyle söylemiyor. Acımasız mıyım? Kardeşimi annelik ile mi vuruyorum? Hem de her yönden arızalı anneliğim, düğümlerim diyerek içini yokluyor Feride.

O gitti; Ürdün’e taşındı.

Feride, kim diyecek oluyor, hatırına gelip; susuyor. “Ekber” diyor kardeşi; “o da istemedi zaten çocuk, iyi de olmuş.”

Feride, ilk kez bir hüzün geçişi görüyor kardeşinin gözlerinde. Evde yanlışlıkla saka kuşunun kafesini düşürmüşlerdi de, ikisinin avuçlarında korkudan ölmüştü kuşçağız. Öyle hüzünlü bakmıştı ki onlara, gözlerini kaçırmak zorunda kalmıştı ikisi de. Kardeşi şimdi bu saka kuşu oluyor; ölümüne korkuyor.

“Hah! Motor yaklaşıyor, çok şükür” diyor kardeşi, “göçmen kuş evine varmak istiyor.”

“Sis kalkıyor yavaş yavaş, rahat geçeriz karşıya merak etme” diyor Feride. Yere düşen eldivenini kardeşine uzatıyor. Birden ikisi de kaybolmuş gibi, bunca yıl bulunmayı değil, bulmayı beklemiş gibi, bulduklarında zaten hep oradaymış gibi, el ele tutuşuyorlar motora binerken.

Çay da içer miyiz, Eminönü’nde? Lokumcu Halim’in orada.

Lokumcu Halim çoktan yıkıldı diyemiyor Feride. “Bırak şimdi Lokumcu Halim’i” diyor; “yeni bir yer buldum ben orada içeriz.”

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş