RÖPORTAJ: HAKAN GÜNGÖR

“Gerçek sanat, dünyayı değiştirme ve anlamlandırma yolunda verilen nitelikli ürünlerdir ve bunun hakkını her şey bir yana, tarih verir.”

1. Biz Güzel Bir Aileyiz kitabınızda replikleri ile gözümüzü hem hüzünden hem neşeden yaşartan o filmlerin görmediğimiz yönlerini anlatıyorsunuz bize, bu filmler bizi nasıl bu kadar etkiledi ve hala nasıl aynı etkiyle izliyoruz? Yozlaştık ve eskiye özlem mi duyuyoruz?

Ertem Eğilmez, dünya sinemasını iyi bilen ve adaptasyon konusunda son derece başarılı bir yönetmen. Her şeyi değiştiren de Ertem Eğilmez’in Frank Capra’nın You Can’t Take It With You filmini keşfetmesi oluyor. Eğilmez bu filmi Sev Kardeşim adıyla uyarlıyor ve büyük bir gişe başarısı kazanıyor, hatta bu aparma senaryoyla ödül de alıyorlar. Ardından aynı dramatik yapıyı ve temayı kullanmaya devam ediyor. Yönetmenin kendi deyimiyle, “gittikçe, çaktırmadan morfinin dozunu artıra artıra” devam ediyor aynı yönteme. Oh Olsun, Yalancı Yârim, Bizim Aile, Neşeli Günler gibi filmler böyle ortaya çıkıyor.

Seyirciye yaşantısını sorgulatacak, onu “rahatsız edecek” en ufak detaya yer vermiyor, tek derdi seyircinin sinemadan mutlu ayrılması. Şimdi bu filmler “O günlerde yaşasaydık” hissiyle izlense de, o günlerde de insanlar ve yaşantı filmlerdeki gibi değildi. Ama şunu görmek hepimizi rahatlatıyor, orada bir düş dünya var. Birbirine sevgi bağıyla bağlı, çocuksu bir masumiyet taşıyan insanlar var. Dirençlerinin sonunda muhakkak kazanan iyiler var. İki çift lafla dize geliveren “kötü”ler var. Bu filmlerde ızdıraplarını evin kapısını bile kapatma gereği duymadan yaşayan insanlar görürüz. Karşıda duran iki mahalleli de komşusunun durumuyla dertlenir, dedikodu yoktur. Gündelik hayatta yaşadığımız tüm bu hengâmenin içinde nefes aldığımız filmler oluyor bunlar ve masal olduğunu bile bile izliyoruz. Ama tabii tüm bunlar filmlerde hatalı mesaj ve temsillerin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Çünkü yine Ertem Eğilmez’in ifadesiyle, “palavradan bir masal âlemi” kurulduğunu unutmamak gerekiyor.

2. Yeşilçam filmlerinde irdelediğiniz önemli bir konu var. Kadının rolü. Bu konuda göz ardı ettiklerimiz neler ve günümüzle kıyasınız ne şekilde olur?

Kadın temsili açısından ciddi sorunların olduğu filmlerden bahsediyoruz. Ertem Eğilmez’in meşhur aile filmlerini çekmeden önce yönettiği “Kart Horoz” adında bir film var. Filminin neredeyse tamamında taciz bir komedi unsuru gibi gösterilir. Ancak film gişede hüsran yaratınca Ertem Eğilmez, “Bir filme aile gitmezse o film gişede iş yapmaz” sonucunu çıkarıyor ve mali gerekçelerle daha hassas davranmaya başlıyor. Yine de toplumsal cinsiyet rollerini, ataerkil düzeni hemen her sahnede hissederiz. Neşeli Günler’de boşanmış bir çift delicesine kavga etmeye devam eder ama şiddetli geçimsizliğin boşandıktan sonra da sürmesine rağmen ekonomik özgürlüğü olan kadın sonunda her ne hikmetse yine eski eşiyle evlenir. Yani yönetmenimiz “boşanmış bir kadın” fikrinden pek hoşlanmaz. Oh Olsun’ da cansız mankenlere iç geçiren karakterler görürüz ve bu güya bir komedi unsurudur. Yine aynı filmde kadın bir ziyarete gidecekse kocasından çekine çekine izin alır. Bizim Aile’de çok kalabalık bir evde yemekten sonra bulaşığı yıkamak yine sadece kadının görevidir. Başka bir yöntem önermez Eğilmez, bunlara bir eleştiri de getirmez. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet rolleri tekrar üretilir durur.

3. Bir de popüler kültür dergilerine atıfta bulunalım mı? Kapak ve illüstrasyonlarla sizin irdeleyip önümüze serdiğiniz Yeşilçam’ın ve karakterlerinin ekmeğini fena halde yemeye devam ediyorlar tabiri caizse. Edebiyat dergiciliği hakkında görüşleriniz nelerdir?

Popüler dergiler Yeşilçam sinemasını yeniden değerlendirme, tekrar gözden geçirme motivasyonuyla değil bir sahte nostalji üretme çabasıyla ele alıyor. Sahte nostalji diyorum çünkü bir “asrı saadet” algısıyla hareket ediliyor. Ne güzel günlerdi, ne iyi insanlardı vs. Halbuki birazcık siyasal ve toplumsal tarihe hâkimseniz o yıllarda işlerin filmlerdeki gibi olmadığını bilirsiniz, dahası Yeşilçam’daki oyunculardan set işçilerine birçok insanın nasıl yıllar yılı bir sömürü düzeni içinde olduğundan da haberdarsınızdır.

Öte yandan, bir sinema filmini bağlamından koparıp nostaljik sevgi gösterilerine boğmak en başta bu çalışmalara haksızlık. Bu anlamda her şey ucuzlatılıyor, harcıâlem ediliyor, birincilik de Yeşilçam’a veriliyor.

Bugün popüler dergilerin favori filmlerinden Vesikalı Yârim’i elbette anmalı, üzerine düşünmeliyiz. Ancak Yeşilçam’da neredeyse ilk kez dört başı mamur bir kadın “karakter” yaratılmış, “kötülük” ve “ahlak” kavramları filmin yönetmeni tarafından tersyüz edilip tartışmaya açılmış, siz bunları es geçip “Çok eskiden rastlaşacaktık” üzerinden satış derdine düşüyorsunuz. Halbuki hem toplumun hem de sinemanın Vesikalı Yârim’i tekrar düşünmesi gereken bir zaman diliminde olsak da dergiler için içeriği asla mesele değildir, dert replik kırpıp poster yapmaktır.

Başka bir örnek gerekirse, bir dergi Ah Nerede filminden bir sahneyi kapakta kullanmıştı. Tarık Akan’ın canlandırdığı karakter, Gülşen Bubikoğu’nun canlandırdığı karakteri zorla öpüyor. Dergi bunu, “Aşk hiçbir zaman pişmanlık duymamaktır” diye veriyor. Halbuki filmde “sevimli” gösterilen bu eylem alenen tacizdir.

Yeşilçam’ı inceleyebilirsiniz, övebilirsiniz, yerebilirsiniz ama bu kadar gündeminize alıyorsanız hakkında konuşulmamış bir şeyler söylemeniz, yeni bir tartışma başlatmanız, yeni bir yaklaşım getirmeniz gerekir.

Aksi halde edebiyat dergisi olamıyorsunuz. Ne edebiyat ne dergi oluyorsunuz.

4. Nitelikli ürünler yerine –mış gibi yapılan şeylerin revaçta olması, popüler kültür ürünlerinin değer görmesi ile ilgili derdinizin olduğunu biliyoruz. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Kitapta üzerinde durmaya çalıştığım konu şuydu; kitabevlerinin rafları “proje kitaplar” tarafından istila edilmiş, birkaç gazete dışında kültür sayfaları tanıtım yazılarına boğulmuş, sinema salonları popüler filmlerin egemenliği altına girmiş. Günümüzde satış garantisi olmayan kitapların nitelikli olup olmadığına bile bakılmadığını biliyoruz. Kültür endüstrisi üretti ya da muktedir dayattı diye o ürün sanat olmuyor. İçinde bulunduğumuz şartlarda ne yazılsa “başyapıt” diye anılıyor, ne hikmetse her kitap “bir solukta” okunuyor, ki bir kitabın bir solukta okunması her zaman iyi bir şey değildir, biri günlük tutsa “edebiyata yeni bir soluk” getiriveriyor. Bir kitabın üç noktalarının dikkat çekiciliğinden bahsedilen programlar bile gördük.

Bir yayınevi çok satacağını bildiği bir isme kitap yazdırabilir ama son bir yılda kaç genç edebiyatçıya yayın programında yer verdiği, on binler satmayacak bile olsa edebiyata katkısı olacağına inanılan kaç kitap basıldığı çok önemli. Bir yayıncının ortalama bir tüccardan daha farklı sorumlulukları var, en başta topluma ve kültüre. Bugün yaşasalar Tolstoy’a kısa yaz, Poe’ya takipçi edin diyecek yayıncılar var.

5. ‘’Gerçek sanat, dünyayı değiştirme ve anlamlandırma yolunda verilen nitelikli ürünlerdir ve bunun hakkını her şey bir yana, tarih verir’’ söylemi geçiyor, ‘’Sanatımı Koru Ey Tarih’’ kitabınızda. O kadar haklı bir cümle ki! Peki bu sözle otoriteleri ya da köşeleri tutmuş olanları hiçe mi sayıyoruz? Bir şeyin değerini kişiler ya da toplum değil de zaman içindeki değeri mi gösterir?

“Otoriteleri” hiçe saymıyorum aslında, tarihten daha büyük bir karar mercii olmadıklarını söylüyorum. Yazarla arasındaki iyi ya da kötü iletişimi değerlendirmesine taşımamayı başaran, övgüsünü de yergisini de adilane şekilde ifade eden, esere daha derinlemesine bakmamızı sağlayan isimlere saygım büyük. Yani o otorite bilgi ve adil yaklaşım üzerine inşa edildiyse hayranlık bile duyuyorum. Ancak her yerde hep aynı şeyleri yazan, yazısının muhteviyatını ilişkileri üzerinden oluşturan, uzun özetin sonunda beğendim beğenmedim demek dışında farklı bir şey söylemeyen birinin “piyasadaki etki alanı”yla da çok ilgilenmiyorum. Her şeyi övenin övgüsünün bir kıymeti kalmaz.

Satış meselesine gelince… Ortada eşit bir yarış yok, yüzlerce kopya ve büyük PR faaliyetleriyle vizyona giren bir filmle bağımsız bir yapımın şartları aynı değil. Ya da yere göğe popstarvari afişleri asılan, tüm zincir kitapçılarının vitrinlerinde görülen, kitap tanıtım yazıları dört bir yanı kaplamış bir kitapla ne kadar nitelikli olursa olsun genç bir şairin butik bir yayınevinden çıkan kitabının adil şartlarda olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla satış ya da bilinirlik bir çalışmanın sanat olup olmadığı konusunda bir faktör değil. Mesaj kaygısından ya da slogan atmaktan kesinlikle bahsetmiyorum ama nitelikli sanatın bir bakış açısı kazandırma yönü vardır. Tarihe kalmanın önkoşulu da bu olsa gerek.

6. Edebiyat camiasına adım attığınız ilk günden bu yana elbette bir sürü olay ve durumla karşı karşıya gelmiş olmalısınız. Beklentileriniz ve yaşadıklarınız çerçevesinde ele alırsak, nitelikli bir edebiyata giden yol nereden geçiyor? Siz bu yolun neresindesiniz?

Nitelikli edebiyat yapacaksak; başkalarının adımlarını takip etmek zorunda hissetmemekle, o yoldan daha önce geçenlerin ya da o yolu seyredenlerin beğenisine, övgüsüne kendini muhtaç etmemekle, yeni bir patika açmaya cüret etmekle ve kendine özgü olmadığı müddetçe adım atmamayı dahi göze almakla mümkün. Ben kendi kendimi bir edebiyatçı olarak tanımlayamam ama ille de yol üzerinden bir tanımlama yapacaksak yoldan çıkmayı, yolda olmaktan daha muteber görüyorum.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş