KAR SESSİZLİĞİ

Koltuğu öne çekip perdeleri sonuna kadar açıyorum. Biliyorum evin düzeninin bozulmasını eskiden beri sevmezsin ama görmeni istiyorum. Bak, kar her yeri örtmüş. Ağır ağır yağmaya devam ediyor. Ama sokakta kimsecikler yok. Nana’nın naylon terliklerinin sesi evin içinde büyüyor. Odadan odaya girip çıkıyor, evi toparlıyor. Fış,fış,fış. Anne, hatırlıyor musun? Sen kar yağınca gece gündüz demez, hemen bizi giydirir, sokağa çıkarırdın. Nilgün Teyzeyi, Müjgân Ablayı da ayartırdın hani. Onlar da çocukları alır bahçeye inerdi. Aramızda yaş farkı kalmazdı, çığlık çığlığa kartopu oynardık. İskender Amca gürültümüze pencereye çıkar bastonunu sallardı. Sizi görünce de ne diyeceğini bilemez “Koca kadınlar…” diye homurdanarak kafasını içeri sokardı. Hatırlamadın mı? Olsun. Uyu sen. Tam uyunacak hava. Yalnız uyanınca bana anlat. Gittiğin o yerde ne yapıyor, neler görüyorsun? Keşke kısa bir anlığına ben de seninle gelebilsem. Belki orada tanırsın beni.

Nana, akşama ne yapayım, diye soruyor. Biber dolması yapsın mı? Eskiden sen de çok güzel yapardın. Sonra bir gün telâşla beni aradın, dolmaların içine ne koyuyorduk, hatırlamıyorum diye. Çarşıdan eve dönüşlerin gittikçe uzamaya başlamıştı. Durumun ciddiyetini bir gün komşunun kolunda, perişan halde eve gelince anladık. Yine de hiçbirimiz konduramıyorduk sana. Sen de “Bi’ şeyim yok benim, boşu boşuna bir sürü tahlil, bana eziyet, size masraf” diye söyleniyordun. İstanbul’daki okuldan arayıp kabul edildiğimi bildirdikleri gündü. Akşamı abim hepimizi yemek masasının etrafında topladı. Ciddi bir mesele olduğunda babam da öyle yapardı değil mi? Genelde abimlere bir şeye kızmış olurdu. Masanın başında o komutan biz de askerleri olurduk. Ben neler konuşulduğunu pek anlayamaz ama gerginliği hisseder, babamın yüksek sesinden ürkerek sandalyemde büzüşürdüm.

Biliyor musun onu zihnimde ne zaman canlandırmaya çalışsam, o masa başındaki tedirgin, kırmızı yüzü aklıma gelir. “Sen onu hiç düşünüyor musun anne?” Zihninde şu fotoğraftaki üniformalı hâliyle mi beliriyor, yakışıklı bulurdun hani. Gülümser, “Üniformasına tükürdüğüm.” derdin.

O gün yine koltukta, bizden uzakta oturuyordun. Elinle “Ben burada oturacağım” gibi bir işaret yapmıştın. Kulaklarım uğuldamaya başlamıştı. Çocukluğumdaki gibi yine herkes ben yokmuşum gibi konuşuyordu. Hakan Abim bir sürü tıbbi şeyden, ilaçlardan, yeni gelişmelerden falan bahsediyordu. Sonra bir sessizlik oldu. Ayla Yengem “Bir yerde kız çocuk doğdu.” diye mırıldanmıştı içini çekip. Hakan Abim ona ters ters bakmıştı bir an. Sonra beni paylamıştı, “Şenay, ne diyorsun kızım, dinlemiyor musun bizi?” diye. Ben boş boş bakınca Ayla Yengem lafa girip “En doğrusu annemle senin ilgilenmen diyoruz” demişti, üstüne basa basa. “Tabii biz de üstümüze ne düşerse yapacağız, her türlü yardımcı olacağız.” Ruşen Abim karısıyla birlikte kafa sallayıp duruyorlardı. Ruşen Abim işte, bilirsin en duygusalımız odur, bir yandan da burnunu çekip duruyordu. Her şeyi düşünmüşlerdi. Bakıcı dünya paraydı, ona verecekleri parayı bana verirlerdi, ben de ikide bir iş bakmak zorunda kalmazdım. Böylece kimsenin gözü arkada kalmazdı. Çok istiyorsam, koca evdi, bir odasını atölyeye çevirip resim de yapardım. Sonuçta bekârdım, en müsait olan bendim. Eeee ne diyordum?

Sana, küçük yüzüne, büzülmüş dudaklarına, yanaklarının kenarındaki derin çizgilere, sarı kirpiklerinin ışıkta titreyişine baktım. İçimde seni son defa görüyormuşum gibi bir sıkıntı büyümüştü. Senden bir şey saklamayacağımıza söz verdirmiştin. Yine de bunları senin yanında konuşmamızdan ne kadar incindiğini hissedebiliyordum. Gözünü uzakta bir noktaya dikmiştin. Sakin görünüyordun ama güneşte kaldığında ya da şekerin yükseldiğinde olduğu gibi kaşlarının üzeri kızarmıştı. Hatırlıyor musun? Benim ağzımı açmama fırsat vermeden, içimi okumuş gibi konuşmuştun. “Şenay İstanbul’a gidecek. Kaç zamandır bu iş için uğraşıyor. Bugün haber geldi, çağırıyorlar. Siz kurdunuz, o da düzenini kursun. Yusuf Bey’in bakıcısı Gürcü bir kadın var, Nana Hanım. Ara sıra parkta sohbet ederdik. Temiz, iyi bir kadın.

Yusuf Bey’den sonra iş arıyordu. Onu çağırın, bir konuşalım. Sonrası Allah kerim.”

Aklıma geldi bak. Yusuf Bey’i anımsıyor musun peki? Karşıdaki apartmanın küçücük balkonunda oturur, sürekli sigara içerdi; sana takılırdık Yusuf Bey amca seni kesiyor.” diye hani.

Nana işlerini bitirdi herhâlde. Kızlar aramış, konuşuyorlar. Sesleri neşeli bugün. Bana sesleniyor. Yanına gidip onlarla tanışmamı istiyor. Beni merak ediyorlarmış. Onlara ressam olduğumu söylemiş. Kalkıp gidiyorum. Telefon ekranından mahcup mahcup el sallıyorlar. Annelerine bir şeyler söylüyorlar. Nana “Senin güzel olduğunu söylüyorlar.” diyor. Küçük olanı evlenecekmiş biliyor musun? Adamın yaşı kızdan epey büyükmüş ama Nana, en azından işsiz güçsüz değil diye avunuyor. Çay tarlası varmış. Zaten Nana’nın kızıyla da çay toplarken tanışmışlar. Geçen gün fotoğraflara bakarken bana şanslı olduğumu söyledi. Çünkü bizim çok anılarımız varmış. Sen unutsan da ben hatırlayacakmışım. Ama o kızlarına böyle bir şey bırakamamış. Aslında birbirlerini hiç tanımıyorlarmış. Yılda bir kere, bir aylığına görüşmeyle ne kadar olursa işte… O yüzden artık çalışmayı bırakıp memleketine dönmeye karar vermiş. Düşündüm de biz birbirimizi tanıyor muyuz anne?

Nana resim yeteneğimi senden aldığımı söyledi. Çok şaşırdım. Ben gittikten sonra ondan kâğıt, boya kalemleri istemişsin. Çizdiklerini bana gösterdi. Hepimizi çizmişsin. Abimleri, babamı, beni, torunlarını, bahçedeki kirpiyi, sarmaşık güllerini, vazodaki plastik kasımpatılarını, karşıdaki apartmanları, çocuk parkını, Nana’yı… Durup durup şeffaflaşmış, tül gibi incelmiş ellerine bakıyorum, bunları senin yaptığına bir türlü inanamıyorum. Nana’ya tembih etmişsin, çocuklara anlatma, diye. Çünkü hâlâ “Ya Ruşen’e bir şey olsaydı!” diye utanıyormuşsun. Kızma ona. Ben çok üsteledim anlatsın diye. Babam yasaklamış resim yapmanı. Ben daha doğmamışım. Ruşen Abim üç dört yaşında daha. Hakan Abim okulda. Sen bir resme dalmışsın, abimin balkona çıkıp aşağıya sarktığını fark etmemişsin. Babam gelmiş o sıra, balkonda abimi görünce kan beynine sıçramış. O gün, yaptığın bütün resimleri yırtıp sobaya atmış, kalemlerini, boyalarını kırmış. Şimdi anlıyorum neden parmakların kanayıncaya kadar kanaviçelerle, nakışlarla uğraşıp durduğunu.

Zihninden yapardın o motifleri değil mi? O yüzden kimseninkine benzemezdi işlerin. Babam yaşasaydı benim de resim yapmama karşı çıkar mıydı sence? Anne! Onu gerçekten sevmiş miydin?

İlk yıl aradığımda hep bir ümitle açıyordun telefonu, sesin senden hiç duymadığım kadar canlı oluyordu. Anlatayım istiyordun; çalıştığım okulu, öğrencilerimi, sevgilim olup olmadığını, İstanbul’u, resim yapıp yapamadığımı… Yaptıklarımı görmek istiyordun. Sana anlatacak bir şeyim olmadığı için duyduğum suçluluk iyice artıyordu o zaman. Ama çizdiklerimden gönderiyordum. Hepsini çerçeveletip duvarlara asmışsın. Hakan Abim her zamanki alaycı tavrıyla söylemişti, “Sergi açamadım diye üzülme, annem evde sana sürekli sergi açıyor.” diye. Sonra telefondaki sesin de git gide soldu, ben de resim yapamaz oldum. Aslında neye küstüm bilmiyorum, renkler sanki seninle birlikte soluyordu anne.

Beni İstanbul’a gönderirken gerçekten orada bir hayat kurabileceğime inanmış mıydın? Yoksa kedilerin öleceklerini anladıklarında yaptığı gibi, her şeyi unutmak için kendi başına kalmak mı istedin? Ben de olsam aynını yapardım biliyor musun. O yüzden seni bırakıp gitmeyi kabul ettim. Şimdi üzüleceksin belki ama orada da bir hayatım olamadı galiba. Olsaydı anlardım değil mi? Dört yılda, paramı hiçbir zaman vaktinde alamadığım, hiç izin kullanamadan çalıştığım üç okul, odalarından biri galeriler tarafından kabul edilmeyen resimlerimle dolu iki ev, üç ev arkadaşı, iki de sevgili değiştirdim. Birini tanısan severdin. Kara kaşlı, kara gözlüydü. Ama öbürünü istemezdin. Ukala bulurdun. Son çalıştığım okul da ilk beni gözden çıkardı. Beklenmedik koşullar nedeniyle eğitim programını daha elzem branşlarla sınırlandırmak zorunda kalmışlar. Anlayacağımı umuyorlarmış…

Peki ama ne dersin, elzem branşlarla kuramadıklarımızdan bir hayat çıkmaz mı? Ya da senin gibi kurmayı birden unutsak, daha önce kurduk sandıklarımız nereye gider? Ne çok cevapsız soru var anne. “Bunu da ben doğurdum, büyüttüm; ya Rabbim sen bilirsin…” diyorsun içinden değil mi?

Yanına dönünce daha iyi olurum sanıyordum. Ama geleli haftalar oldu. Burada da kendimi evde hissetmiyorum. Garip bir rüyada gibiyim. Bir yandan her yer bildik, tanıdık ama bir yandan da bir pusun ardında kalmış gibi yabancı. Sanki yürüyorum yürüyorum ama gitmek istediğim yere bir türlü varamıyorum. Sen de geçen yıl “Burası benim evim değil, eve gidelim.” diye tutturuyormuşsun öyle mi?” Ben de senin gibi hissediyorum şimdi. Gerçi evin alışık olduğum düzeni değişmiş, sen takılıp düşmeyesin diye sehpaları, büyük büfeyi atmış abim, nasıl kıydınız o büfeye, bahçe bakımsız kalmış, mavi çiçekli koltuğun kumaşı iyice eskimiş; ana yolun trafiğinden kaçıp sokağa sapan arabaların gürültüsü, karşıdaki parkta oynayan çocukların bağrışları, sütçünün geldiğini haber veren kornası, simitçilerin, sebzecilerin sesi de yok. Nana “Sen yabancıladın evi, ondandır.” diyor ama hissettiğim şeyin bunlarla ilgisi yok, biliyorum. Beni tanımadın anne, haftalar oldu. Bakkalın çırağını tanıyorsun, beni tanımıyorsun.

Nana ilaçlarını vermeyi unuttu. Sesleniyorum. Yanakları kızarmış koşturarak geliyor. Bu aralar biraz kaygılı, dalgın. Gideceği için korkuyor galiba. Nereden başlayacağını bilemiyor. Bir kulağı sürekli televizyonda. Uçak seferlerinin açılıp açılmadığını takip ediyor. Yıllardır bildiği hayat bu. Bir evin içinde, ona ihtiyacı olan birinin eli, kulağı, gözü olmak. Zamanla altını aldığı, beslediği yaşlı, hasta bedenlere şefkat duymayı öğrenmiş bir kadın. Ben de öğrenebilecek miyim? Nana gittikten sonra sana şefkat duymayı, senin altını alırken, vücudunu yıkarken sende bana ait olanı görmeyi becerebilecek miyim? Şimdi haberlerde uçak seferlerinin açıldığını duysak ikimiz de hemen vazgeçebiliriz gibi geliyor.

Nana bugün kızlardan yeni bir şey öğrenmiş. Sana çorbanı içirmeye çalışırken bir yandan da sol başparmağını inceliyor “Ne yapıyorsun?” diyorum. Ağzını kapatarak gülüyor. Güya insanın sol başparmağının boğumundaki çizgiler arasında insanın ruh eşinin baş harfi gizliymiş. Ben kendi parmağıma bakıp bir harf bulmaya çalışırken, sen parmağını Nana’dan kurtarıp ısrarla “S” mi?” “S” mi?” diye soruyorsun. “S” kim ki?” diyor Nana hayretler içinde bana bakarak. Haftalardır ilk kez buradasın, yanımızdasın. Bir süre bizden cevap bekleyip eskiden sık sık yaptığın gibi elinle “Uzun hikâye.” diyorsun. Sonra dikkatini yine çorbaya veriyorsun. Nana “Mahmut Amca değil.” diye mırıldanıyor duvardaki resme bakıp. Babam bütün o ciddiyeti içinde allak bullak olmuş görünüyor gözüme. İçimden bir kahkaha yükseliyor. Nana da kendini tutamıyor sonra.

Dişsiz ağzınla sen de bize katılıyorsun. Bu bizi daha çok güldürüyor. Umarım “S” ile iyi vakit geçirmişsindir anne.

Kar hâlâ yağıyor. Bugün hiç durmadı. Gece mi gündüz mü bilmiyorsun artık. O yüzden gündüzleri uyuyup gecenin bir vakti kalkıyor, dolaşmaya başlıyorsun. Nana her seferinde, yatmadan önce bütün kapıların, pencerelerin kilitli olup olmadığını kontrol etmemi tembihliyor. Eskiden de geceleri pek uyuyamazdın sen. Kalkar, dolaşır, televizyonu açardın. Tıkırtılarını duyunca benim de uykum kaçardı. “Tüh, uyandırdım mı?” falan derdin ama bir yandan da uyanmama sevindiğini sezerdim. Sonra un helvası isterdim senden. Hiç üşenmezdin yapmaya. Televizyonda ne bulursak izlerdik. Bazen güzel filmler olurdu. Sen nasılsa hepsini daha önce izlemiş olurdun.

Artık herkesin gecesi gündüzüne karıştı anne. Kimse uyumuyor bak. Işıklar bütün gece açık. Aslında senden pek bir farkımız yok. Büyüklü küçüklü bir sürü kutunun içinde yaşayıp gidiyoruz. Çöp kamyonları geldi. Saat 12’yi çoktan geçti Koltuğunda oturuyorsun. Nana seni yatağına götürmeye çalışıyor, istemiyorsun. Ona gidip yatmasını söylüyorum. Bu gece salonda seninle kalacağım. Battaniyeyi bacaklarına sarıyorum. Sakinsin. Ama ayak parmakların her an kalkıp gidecekmişsin gibi yine kıpır kıpır. Nana kullandığın ilaçların yan etkisi olduğunu söylemişti. Ama bence nereye gittiysen orada da koşturup duruyorsun. Dinlenmeyi hiç bilmezsin zaten.

Televizyon açık. Haberlerde vahşi hayvanların sokağa indiğinden bahsediyor. Boğazda yunus sürüleri görülmüş bugün. Sesini iyice kısıp ışığı kapatıyorum. Karşındaki divana uzanıyorum. Yüzünde oynaşan gölgeleri seyretmek hoşuma gidiyor. Dışarıda birisi türkü söylüyor. Sesin hangi balkondan geldiğini tahmin etmeye çalışıyorum. Gesi bağları… Duyuyor musun? Çok seversin sen bu türküyü. Mırıldanarak eşlik ediyorsun ya da bana öyle geliyor. Bir ürperti dolaşıyor içimde. Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Bir ara koltuğundan kalktığını görür gibi oluyorum. Kalbim çarpıyor. Dış kapıyı kontrol edip etmediğimi hatırlamıyorum. Ama kıpırdayamıyorum da. Bedeninin, adımlarının bir ağırlığı yokmuş gibi yürüyorsun. Yanımdan geçip salondan çıkıyorsun. Dış kapının açılıp kapandığını duyuyorum. Sokaktasın şimdi. Ayakların karın içine batıp çıkıyor.

Nilgün Teyzeyle Müjgân Abla yanına inseler, yalnız kalmasan diyorum. Sonra yokuşun başında, sokak lambasının altında ürkekçe duran iki geyiği fark ediyorum. Burunlarından dumanlar çıkıyor. Sen hiç arkana bakmıyorsun. Birlikte, yavaş yavaş karların içinde kayboluyorsunuz. Çıt yok etrafta. Birazdan herkes uyanana kadar kar sessizliği örtüyor üstümüzü.

Hadi, çok geç oldu, gözlerini kapat artık anne.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş