Bir ömre yetecek kadar susmuştum. Saçlarımda çiçekler gezdiren bir gökyüzüm olsun istiyordum. Şenlikli bir mahallenin feri sönmemiş renkli çocuğu olmak istiyordum. Bir narı portakal ağacına arkadaş edebilseydim, belki her şey o zaman tamam olurdu da ben o portakalı hiç büyütmedim.
Herkes ne kadar mükemmel olduğunu anlatırken ben kaçırdığım güneşli günlere üzgünüm. İki başka ağacın buluşan dalları altında kendimi dinliyorum. Sarmaş dolaşlar. Yaşama dair hiç kaygıları yok. Güneşi hiç kaçırmamışlar, belli. Gözlerim dallardan uzanan gökyüzüne takılıp kalmış. Kendimi dinlerken hiç susmuyorum. Güneşi bugün de kaçırmışım. Bulutlar çoktan akşama dönmüş. Gökyüzünde asılı kalmış ne çok şey var:
Uçuşan rengârenk kelebekler. Özlediğim pek çok şey. Kapımdan ayrılmayan çocukluğum. Köşede bekleyen bavulum. Şehirlerarası otoyollar. Okul bahçesi. Müzik kutumda biriktirdiklerim. Sevdiklerim. Sevmediklerim. Bir türlü sevemediklerim. Çoktan unuttuklarım. Ya unutursam diye ödümün koptukları. Yeni başlangıçlar. Alışma sürecinde yaşanan katarsis. Balkon mermerine konan kuşlar. Nöbet tutan kedim. Kediyi birinci tekil şahısta sahiplenişim. Mutluluk olup gökyüzünde gezinen bulutlar. Karşılık bulmayan emeklerim. Kendimi değersiz hissettiğim bütün zaman dilimleri. Delilik sınırları. Hiç yazılmamış intihar mektupları. İçimin bir türlü affedemedikleri. Dönüp dönüp başa sardıkları. Kin tutmak ve kırılmak arasındaki o ince çizgi. İnsanların hep kin tarafından bakması. Kendini hiç görmeyip hep seni yaftalayışı. Fütursuzluğu. Aymazlığı. Hadsizliği. Yer yer kime ait olduğu bilinmeyen dengesizlik. Gelen yeni yılın sunduğu umut. Gidenin yüklediği kaygı. Eve sığdığı iddia edilen hayatlar. Eve sığan hayatlar. Alınan yaşın uğramadığı duraklar. O duraklardan gökyüzüne süzülen kırmızı balonlar… Çoğu zaman öznesi ortak ve hiçbirinin virgüle ihtiyacı yok. Çünkü asılı kalmışlıkların tek ihtiyacı belirgin ve uzay boşluğuna bırakılmış bir leke; nokta.
Zaman boşluğunda noktanın kalbe izler bırakan hikâyesinde, karşı bankta oturan yaşlı amcanın elinde sallanan köstekli saatten farkım yok. Saat çoktan durmuş. Zaten amca da zamanın neyi işaret ettiğini merak etmekten vazgeçmiş. Gözümü dikmiş izliyorum. Fark etmiyor. Virgülsüz düşüncelerim arasında bir yere sıkıştırıyorum onu. İnsan dünyada yeteri kadar yaşadığına mecburen karar veriyor, diyorum kendime. Bir kuş konuyor yanı başına, bir süre onu izliyor. Kim bilir ne düşünüyor. Karşı konulmaz bir tonda merak ettiklerimin yanına depoluyorum bu ânı. Kuş uçuyor. Amca kalkıp ağır adımlarla parkın çıkış kapısına doğru yürüyor. Onu evine kadar takip etmek istiyorum ama ağacın dalları biraz daha kalmamda ısrarcı. Neyse, ona yetişirim…
Yetişemiyorum. Çünkü yerimden saatlerce kalkmıyorum. Gökyüzünün rengi çoktan koyulaştı. Doğallığını yitiren düşlerimi cebime koyup eve doğru en uzun yoldan yürüyorum. Yine kaçırdığım çok şey var nasılsa. Mümkün olsaydı olmak istediğim yer neresi, bulana dek yürürdüm. Çok yorgunum ama yapardım. İnsan yolunu bildiği yerlere daha kolay yürüyor. Ben bir eve yürüyorum şimdi. Yolu biliyorum. Oysa evim neresi, bilmiyorum. Şairin sözünü ettiği yolun yarısına geçen hafta vardım. Yürüdüğüm evin yolundan daha kısa sürdüğüne yemin edebilirim. Oysa ne çok hayalim vardı. Bir kere hiç büyümeyecektim. Kendime hep inanacak ve bir portakal ağacı büyütecektim. Yolumu kesenlere aradıklarının ben olmadığımı korkmadan söyleyecektim. Kahve içmeyi seven insanlardan olacaktım. Ne anneme benzeyecektim ne de onun annesine. Korktuğum ne varsa tersi istikametine hiç koşmayacaktım. Hep yüzleşecektim. Âşık olacaktım. Çok sevecektim. Bir gün biterse de planım hazırdı; onun burada olmayışına üzülmektense burada olmadığını unutacaktım. Unutacağım çok şey vardı. Unutmalıydım. Çocuk yaşımın üzerinde gezinen çirkin elleri aklıma hiç getirmeyecektim. Bir daha hiç susmayacaktım. Bir ömre yetecek kadar susmuştum. Saçlarımda çiçekler gezdiren bir gökyüzüm olsun istiyordum. Şenlikli bir mahallenin feri sönmemiş renkli çocuğu olmak istiyordum. Bir narı portakal ağacına arkadaş edebilseydim, belki her şey o zaman tamam olurdu da ben o portakalı hiç büyütmedim.
Sonra yara bantlarının yaralarımı iyileştiremeye yetmeyeceği kadar büyüdüm. Unuttuğum mutluluklarım… Hepsi fotoğraflara hapsolmuş gülüşlerimde kalmıştı. Üstelik çoğu gerçekte çekilmedi; hepsi hafızamdaydı. Beni uyutmayan tüm güçlerin yanında bir yer bulmuştu kendine. Çığlıklı seslerim şöyle diyordu:
“Ben şu an tam olmak istediğim yerdeyim, sen?”
İlk intihar mektubumu o gün yazdım. Orada olmak istemeyen bir çocukken hafızama silinmez izlerle kazıdım. Susmak, tüm sessizliğini dünyaya haykırmaktı bazen.
Kimse sesime soluk olmadıkça anladım insanların düzenli aralıklarla bunu yaptığını. Bir gün okuma yazma öğrendiğimde gerçeğini de yazacaktım. Kendime verdiğim sözlerden biri de buydu. Sonra ben o sözü de unutup yaşamaya daldım. Öğrendiğim en iyi şeylerden biri yemek yapmaktı. Babaannem, “Yemek kokan ev yaşar.” derdi. Belki de ben ev yaşadıkça yaşamayı öğrendim.
Tüm bu düşüncelerim arasında yol bitti. Apartmanın önünde gördüm o amcayı. İnsan bu dönemde komşusunu kapısının önünde görmezse tanımıyor.
– Merhaba kızım, tanışalım mı?
Tüm huzursuzluğumdan sıyrılıp “Tabii,” dedim, “Lütfen tanışalım.”
– Ben yan komşunuzum, Bekir Amcan. Karım üç ay önce öldü. Yalnız yaşıyorum. Arada kapınızı çalabilir miyim?
Ah! Tabii ki, tabii ki kapımı hep çalabilirsin Bekir Amca.
Sonra kalbimde bir hıçkırık harekete geçiyor. Asansörden inip birbirimize iyi akşamlar dileyerek evlerimize giriyoruz. Sahi, hangimiz kendimizi nereye ait hissediyoruz?
Düşüncelerimden sıyrılıp evi yaşatmaya, mutfağa gidiyorum. Kendimle geçirdiğim en lezzetli zaman dilimi. Böyle söyleyince de bir kavun dilimine benziyor aniden. Dönüp bakıyorum şimdi şekillenen bu detaya kedinin de ağzı sulanıyor. Sanırım en çok elimde tahta kaşık varken duygusallık çörekleniyor gülüşüme. Kedi ile göz göze, salyalarımızla gülüşüyorken gözlerim bir yandan soğanla karışık buğulu. Belki de her yemeğe soğan katmaktan oluyor bunlar. İçimde bir şeyler buna derin anlamlar ararken aslında sebebi bu kadar basit. Ama olmasın istiyorum. Az önce sokakta oyun kurmaktan dönmüş çocukluğumla da bu konuda hemfikir olalım. Ruhum sancılı yürüyüşünü çoktan unuttu. Elimde bamya, gözümde soğan, beni bugüne getiren patika yollara bakıyorum. Belli belirsiz parmaklarımı okşayan bamyalar, bana geçmişten bugüne uzanan bir şeyleri anlatmak ister gibi. Yürürken sağ yanıma bakmayı unuttuğum anlar, başımda esen kavak yelleri, kestanelerin gıcırtısı, portakal ve limon esintileri, yaseminler, bana en sevdiğim yemeği bamya olarak kodlayan rüzgâr, ekşidikçe daha da sulanan ağzım, topuklarıma vurarak dans ettiğim o orman gezisi, bana eşlik eden tasmasız balıklar… Çocukluğun her şeye rağmen nasıl da parlak yanları var. Belki bakıp da görmek istediklerim ya da benden kaçanlardı hepsi. Belki ayağıma batan dikenleri bile gölgeliyordu o yolda soğanların pembeleşmeden önceki vaziyeti…
Soğanlar kavruluyor, ardından bamyaları ekliyorum. Sonra salça, domates ve limon tuzu. Gülüşüm, kederime baskın gelirken bazen değişmeyen şeylerin incecik bir iple beni ince sızımdan hayata bağladığını hissediyorum. Bu kuvvetli düğüm, belki de akşam sofrasına aynı lezzette bir tabak bamya koyacak. Evrendeki kavun dilimleri her bir çekirdeğinde böylesine hür salınmama izin verirken başka türlüsü mümkün görünmüyor.
Sonra kapıyı çalıyorum, bir süre sonra Bekir Amca kapıyı açıyor. “Birlikte yer miyiz?” diyorum. Gözleri ışıl ışıl. Sofra hazır. İkimiz çok güzel bir yalnızlığı paylaşıyoruz. Bekir Amca yemeği beğeniyor. Benim bamya yemeğimi.
































































































































































































