ŞU KRALİÇE HİKÂYESİ

Balkona çıktı. Hava üşütecek kadar olmasa da serin. Gölün üzerine çökmüş sis dağıldıkça gerisindeki orman kendini gösteriyor. Pansiyonun önünde hiç kimse yok. Durgun gölün üzerine inip yükselen kuşlar dışında görüntü tamamen donuk. Ürperdi.

Odaya geçip boşalttığı valizi kapının yanına bıraktı. Sadece bir hafta, çok değil. İşleri toparlamasına yeterdi, kafasını da. Yazı işlerinden son anda istenenleri yetiştirip kalan zamanda belki bir şeyler yazabilirdi. Kafa dinlemek için bundan daha iyisini bulamazdı. Evden çalışmak illa ki odasından çalışmak değildi ya. Annesinin, onun komşularının, kız kardeşinin, onun arkadaşlarının, bir de üst kattaki o gürültülü veledin yaydığı gürültüde nasıl odaklanabilirdi ki? Editör haklıydı. Varoluşsal sancılarını yansıtan iç bunaltıcı karakterlerinden kendisine de gına gelmişti gelmesine. Fakat neden elinden başka türlüsü gelmiyordu? İşlevsel bir plan yaptı. Pansiyona girerken gördüğü mini markete gidip atıştırmalık bir şeyler alacak, sıkıca sarınıp balkona yerleşecek ve akşam yemeğine kadar çalışacaktı.

Aşağı indiğinde sokakta kendi arabasından başka ne bir araç ne bir insan gördü. Fazlasıyla sakin, sessiz. Markete girdi. Boş rafların arasında, uzun saçları ve sakallarıyla zamanı himayesine almış, ağır hareketlerle devinen genç bir adam… Gölün hareketsizliğiyle uyuşmuş gri havadan nasibini almış; hem market hem adam.

“Merhaba.”

Adamın şaşkın bakışlarından hiç beklemediği bir ‘merhaba’ aldığı belliydi. “Merhaba.”

“Şey. Bisküvi filan alacaktım ama…” Gözlerini boş raflarda dolaştırdı.

Adam elindeki termostan bardağa çayını boşalttı. Çenesiyle rafları işaret etti. “Hepsinin tarihi geçmişti. Kaldırıp attım.”

Planının ilk basamağı sekteye uğradı. “Peki.”

Genç adam eline aldığı boş bardağı gösterdi. “Ama size bir bardak taze çay ikram edebilirim. Neden geldiniz buraya?”

“Anlamadım.”

“Yani bu mevsimde kimse gelmez. Ya sonbahar ya ilkbahar. Kış arifesinde bomboştur buralar.”

“Aslında şey. Çalışmam lazım. Bir şeyler yazmalıyım.”

“Tam yerindesiniz.” dedi adam. Sakinliği, sessizliği kastetmiş olmalıydı. “Evet. Öyle görünüyor.”

Karton bardaktaki çayı aldı.

“Size çaydan daha fazla faydası olacak minik bir şey verebilirim.”

“Faydası olacak derken?” Adam küçük bir not defteri ve kalem uzattı.

“Ah teşekkürler, borcum…”

“Hediye.” dedi adam. Çayını içmeye koyuldu.

Elinde sıcak çayı ve üzerinde kuş resmi olan küçük bir not defteriyle odasına çıktı. Çantasını karıştırdı. Belki bir paket bisküvi ya da çikolata. Yok. Üstüne kalın bir hırka alıp balkona geçti. Göl ve orman güneşin cimriliği yüzünden koyu yeşildi. Bilgisayarını açıp çalışmaya başladı. Az sonra aşağı baktı. Yoldan geçen birileri? Yok. Markete giren çıkan? Maalesef. Hareket eden tek bir canlı görünmüyordu sokakta. Bu sessizlik ve kimsesizlik gittikçe ürkütücü bir hal alıyordu. İşine döndü. Kafa dinleyecek diye geldiği yere bak. Gün boyu sadece iki insan gördü: Lobideki adam ve marketteki adam. Korkmaya başladı. Bilgisayarı kapattı. Uyuşuk, ağır hava uykusunu getiriyordu. Kalkıp odanın içinde dolaştı, gelip tekrar oturdu. Defteri açtı; içinde karalanmış birkaç cümle. Şaşırdı. Marketteki adamın küçük bir şakası mıydı bu? Biraz yürüyüş iyi olabilirdi.

Göl kenarında marketteki adamla karşılaşmayı umuyordu. Birkaç ay önce ayrıldığı sevgilisine nasıl da benziyordu. Yeterince aşağılandığına emin olduğunda ancak bağlarını koparabildiği o kepaze herife. Onu günde bir avuç ilaç kullanmak zorunda bırakan Allah’ın cezası şerefsize. Sahi, ilaçları?

Odaya döndüğünde balkona oturdu. Akşam yemeğine az kalmıştı. Defteri açtı, el yazısıyla yazılmış sayfalara yenileri eklenmiş. Aklını mı kaçırıyordu yoksa, bu da neyin nesiydi böyle? Kıpırdayamadı. Ayağa kalkmaya cesaret edemedi. Ya da nefes almaya. Etrafına bakındı. Ölgün bir göl, tek tük kuşlar, orman ve alacakaranlık gökyüzü. Hareketisiz manzara ve içinde tuhaf şeyler yazan küçük bir defter. Bir an bu göl kenarında tek başına olduğunu düşündü. Hatta belki dünyada.

Silkelenip kalktı. Saçmalıktı bu. Daha önce görmediği sayfaları şimdi görmüş olmalıydı sadece. Ne vardı ki bunda? Birazdan akşam yemeği için aşağı inecekti. Markete uğrayıp şu adama defterin hesabını sormalıydı. Aslında böyle ürkünç, ölüm sessizliğindeki bir ortamda tek başına olmasaydı elinde tuttuğu şeyin sihirli olduğunu düşünmek hoş olabilirdi.

Lobideki adamın hazırladığı akşam yemeğini yedikten sonra dışarı çıktı. Marketin önünde durup kapalı kapıya baktı uzun uzun. Etrafta kimse yoktu. Yalnız başına orada durmuş neye bakıyordu öyle? Sahi ne için gelmişti? Yazmak için değil mi? Aceleci adımlarla odasına çıktı. Perdeyi çekti. Karanlık, koca bir delik gibi görünen gölü görmek istemiyordu. Defterdeki hikâyeyi bilgisayarına geçirdi. Bir göl ülkesinin kraliçesinin kötü adamlar tarafından kandırılmasını, kalbinin çıkarılıp kuşlara yedirilmesini, geri kalanının parçalanıp göle atılmasını anlatan saçma sapan bir hikâyeydi. Kraliçe gölde yeniden doğuyor ancak kalbini kuşlardan geri alamıyordu. Daha önce hiç duymadığı uyduruk bir masal.

Sabaha kadar uyuyamadı. Kahvaltı yaptıktan sonra göl kenarında yürüyüşe çıkacak, sonra da defteri sahibine verip bu garip yerden gidecekti. Bakmaya korkarak defterin sayfalarını araladığında boş olduğunu gördü. Hızlı hızlı çevirdi. Tek bir kelime yok. Nasıl olur? “Çıldırıyorum galiba.” Bilgisayarını açtı. Oradaydı işte, o tuhaf kraliçe hikayesi. Bir dakika bile durmak istemiyordu bu tekinsiz pansiyonda. Soluğu marketin önünde aldı. Ayakucunda valizi, elinde o defter. İçeride rafları düzenleyen orta yaşlı bir kadın gülümseyerek selamladı onu.

“Dün,” dedi içeri girip “Buraya gelmiştim bir şeyler almak için.” Kadın gülümseyerek ona doğru ilerledi.

“Evet.”

“Birisi vardı burada. Bana bu defteri hediye etmişti.”

Kadın deftere baktı.

“Dün mü?”

“Evet. Dün, öğleden sonra. Size bıraksam sahibine verir misiniz?”

“Maalesef.” dedi kadın. Yüzündeki gülümseme donuklaşıyordu. Göl gibi.

“Burası dün kapalıydı. Kimse de yoktu. Emin misiniz?”

Yalan söylüyor olmalıydı. Yalanı ilk kelimesinden tanırdı. O aşağılık heriften dersini iyi almıştı. Burada onun için kurulmuş bir tuzak vardı. Yalanlarla örülmüş bir tuzak. Yoksa o genç adam neden bu kadar benzesindi eski sevgilisine? Bu kadın neden boş gözlerle baksındı böyle? “Burada biraz daha kalırsam kafayı yiyeceğim.” Elindeki defteri yanındaki taburenin üzerine bıraktı. Valizini arabasına doğru çekerken kadının arkasından baktığına emindi.

Annesi kapıda merak ve telaşla karşıladı onu.

“Çok saçma ve sıkıcı bir yerdi. Kalmak istemedim anne. Gece de uyuyamadım hiç. Biraz dinlenmek istiyorum.”

Doğruca odasına geçip kapıyı kapattı. Annesi elinde bir bardak su ve avucundaki haplarla kapısını açtığında yatağına girmişti bile. O sırada kız kardeşinin seslendiğini duymadı. “Anne, kapağında mavi kuş olan defterimi gördün mü?”

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş