Babamla ev arkadaşı olduk. Aslında ne arkadaştık ne de ev arkadaşıydık. Vardı da yoktu. Var olan yok, yok olan var oldu. Hep öyleymiş. Geç anladık.
İlk gün, iki erkek, ikişer tane ellerimizle mutfaktaki o küçük masadaki muşambaya iz bıraktık. Yanık izi. İzi olan masa da anlamış oldu bizimle ev arkadaşı olduğunu. Kaldırıncaya kadar çok geç. Allahtan küçük tavaydı. İz de onun gibi küçük oldu. Ama iz en nihayetinde.
Olacak artık bu kadar, dedi babam. Az konuşuyor. Dikkatle dinledim ne gelecek arkasından diye. Bitti. Cümle de o kadarmış. Muşamba bayağı orada o şekilde kaldı. Yumurta, peynir, domates… Standart kahvaltılar ettik. Bazen menemen yaptık. Bazen açlığımızı unuttuk. Altına işeyen çocuklar nasıl oluyordu öyle, geç saatlere kadar yataklarımızdan çıkmadık.
İlk ev arkadaşım babam. Acıkınca acıktım demeyen adamdan arkadaş mı olur? Oluyor ama durmadan uyuyor. İşe gidiyorum, geliyorum, bakıyorum aynı.
Televizyonu kapatıyorum. Yatağına geç diyorum, ikimizin de yatağı var neticede. Geçmiyor. Sabah gene aynı. Babam çok güzel horluyor. Salondan evin her yanına babamın çıkarabildiği tüm sesler gece gündüz yayılıyor. Duvarlar incecik, ev sessiz. Bazı sabahlar, bazı geceler hatta bazı ikindiler bir şeyler anlatıyor. Bana değil ama… Baba diyorum; bakıyor bakıyor, gene susuyor. Acaba bana mı alışamadı diye düşünmeden edemiyorum. Evi mi yadırgıyor desem sanmam. Eşyaları zaten pek bilmiyor. Cevap bulamıyorum.
Sahi bu adam eskiden nasıldı? İnsan gözünün önünü, arkasını, yanını; insan babasını bilmiyor mu? Eskiyi nereden bileyim? Yeniyi yavaşça… Öğrenirim. Öğretir mi?
İki erkek iki elimizle bozulan bulaşık makinesinin yenisini aldık. Taksitle… Aydan aya öderiz. Günden güne düzeliriz sandık ama nafile. Ben zaten düzelmedim de babam da hiç… Niyetine bile girmedi.
Baba, dedim geçen gün. Şakasına ha! Memnun musun benden? Bak, şikâyetin varsa söyle! “Kime?” dedi. “Nasıl yani?” dedim. “Kime şikâyet edeyim seni?” diye bayağı da ciddi sordu. Ne bileyim komşu var, o var, bu var. O kadar esnaf var. Sokaktan birini çevir yani ne bileyim, olmadı mahalleden, zaten semtteyiz ya… Ben mi yanlış biliyorum?
Koltuğuna baktı. Babam o koltukta değilken de o koltuk babam oradaymış gibi duruyor. Bu evde her şey böyle aslında. Değilse de öyle olsun istiyoruz. Hafif hafif inen tarafı yavaşça düzeliyor hani babamın koltuğunun. Onun gibi. Düzelsin istiyoruz. Değişmesin, düzelsin. Eski hâlini alsın. Her şey yavaş hareket ediyor. En çok babam… Acelem yok ki neden acele edeyim, diyor. Bir şey demiyorum.
Her gün oturmaktan de mi o koltuğun hâli, yaşamaktan?.. Benim de aklıma o geldi. Sonra ben sustum. Geç anladım. Babamın baktığı yere çevirdim başımı.
Babam ben yokmuşum gibi ağlıyordu ya hani, gene öyle yaptı. Yokmuşum ya da sessizce var olayım istedi.
Senin fotoğrafa babamın gözleriyle benim gözlerim yansıdı. İkimizin de suratı senin yüzüne tam böyle ayarlanmışcasına denk geldi. Ev arkadaşıyız yahu, beraber ağlayalım yani değil mi?
Nedir yani; tamam güzel susan adama da baba desinler, oğluyla beraber ağlayana da… Ooo, havaya konuşuyorum! Tam o esnada gözleri açıldı. Tamam, dedim; olacak bu defa. Aynı acı, aynı ev, hadi! Koku geliyor, dedi babam. Birden zıpladım olduğum yerden. Koşarak mutfağa gittim. Yemek yandı, dedim.
Olur o kadar, dedi. Televizyon izlemeye devam etti. Sen de devam et oradan bizi izlemeye. Tamam, iyi bakarım kendimize.
































































































































































































