O mahur beste çalar Müjgân’la ben ağlaşırız.
“Her gece bu şarkıyla uyumak da neyin nesi be oğlum, içim şişti vallahi.”
Mahir, abisinin bu sitemine kayıtsız bir yüz ifadesiyle baktı ve cevap verme takatini kendinde bulamamış gibi yüzünü elinde sarmaya çalıştığı tütüne çevirdi. Tütünü parmaklarının arasında gezdirip dururken abisinin odadan çıkmasını bekliyordu. Hem ne diyecekti ki ona? Oturup bir aşk acısı dese, koynuna aldığı kadını bile babasının seçtiği bu adam aşktan ne anlayacaktı. Bu keder, yüreğine düştüğü vakit bile kimse ne olduğunu sormamıştı, zaten oturup anlatsa da, kimse bir şey anlamazdı.
Silik bir adamdı Mahir. Ne çirkin ne yakışıklı denen, etliye sütlüye karışmayan cinsten bir adamdı. Ortamların sessiz ve sakin adamı. Çocukluk anılarında tek bir vukuatı olmayan, kafasından, dizinden yaralanmamış, komşu bahçeden meyve çalarken bahçe sahibi tarafından kovalanmamış, mahallenin çocuklarından bir tekini dövmemiş türden bir çocukluğu vardı. Ergenlik dönemlerine yaklaştığı zamanlar ağır ağır silinmeye başladı evdeki varlığı. Büyüdükçe küçüldü… Bir tek Müjgân fark etmişti onu. “Sen ne değişik adamsın” demişti. Değişik lafı pek afili gelmişti Mahir’e. Hiçbir şey olmamaktansa değişik olmak güzel şey diye geçirmişti içinden. Müjgan da değişik kadındı Mahir’e göre. Daha evvel sülalesinde, mahallesinde hatta iş yerinde bile görmediği türden bir kadındı.
Abisi odadan çıktığı zaman Mahir yaktığı sigaradan çekti bir nefes. Çektikçe anıları hücum etti zihnine teker teker. Zihni bulanıktı genelde, hayatında neler olmuştu, hangi ara otuz iki yaşında olmuştu, hiç aksamayan tekdüze hayatı neden hiç değişmemişti, Müjgân’ı görene kadar düşünmemişti bile. Şehrin keşmekeşine, arka sokaklarına, eğlencesine hiç bulaşmamıştı. Hayatındaki her şey müthiş bir düzen içinde, en ufak bir aksaklığa bile uğramadan sürmüştü. Ya da o değişmesi için parmağını dahi kıpırdatmamıştı. Her sabah işe giderken neden aynı yolu tercih ettiğini, aynı marketten ekmek aldığını, aynı gazeteleri okuduğunu, aynı cümleleri kurduğunu…
Tütünden bir nefes daha çekti.
Kafasını önündeki araba poliçelerine gömdüğü bir gün yasemin kokusuyla birlikte içeri beyaz elbiseler içinde bir kadın girdi. Filmlerin ağırlaşan sahnelerindeki etekleri uçuşan, saçları rüzgârla bütünleşen, kıpkırmızı rujlu dudağının kenarına iliştirdiği mahcup gülümseyişiyle filmdeki jönü ilk görüşte kendine âşık eden başrol kadınlarından biri. Müjgan
Hayatında ilk kez bir kadına böyle baktı Mahir. Gözünü hiç ayırmadan, kirpiklerini tek tek sayabilecek kadar dikkatli… Geceleri gizli gizli izlediği filmlerdeki seksi vücutlu kadınlar gibi değil, ya da halasının kızı Fahriye gibi fettan bakışlı değil.
Müjgân da gördü Mahir’i. Öyle herkesin gördüğü gibi değil, hiç kimsenin o vakte kadar gömleğinin rengini bile fark etmediği Mahir’in yüreğinin rengini gördü Müjgân. Kozasının içinde henüz bir kelebek olmaya gücü olmayan, oturduğu semte, hatta odasına kendini kafeslemiş olan Mahir’i…
Bir nefes daha çekti tütünden.
Sahilin en ücra yerinde kendilerine bir yer bulup oturmuşlar. Müjgan savrulan ateş kırmızısı saçlarını, şimdi Mahir’in her gece koklayarak uyuduğu tokasıyla topluyor. Ayaklarını iskelenin burnundan sarkıtıp denizin bittiği noktaya kederli bakışlarını dikiyor.
“Müjgân be! Bana çocukluğunu anlatsana.”
“Evimiz yemyeşil bir vadinin üstündeydi, önünden berrak bir nehir akardı. Her sabah kuş cıvıltısıyla uyanırdık. Kahvaltımızı bahçemizdeki kameriyede yapardık. Babam elleriyle soyardı annemin yumurtasını. Annem her sabah babamın en sevdiği rengi giyerdi.”
“Peki ya sonra?”
“Sonra uyandım.”
Bir nefes daha…
Müjgân’la durağın bittiği ara sokaktaki duvarın dibinde oturuyorlar. Abisi ensesinden tutup Müjgân’ın sıcacık dudaklarından kopardığı günden bir hafta sonra. Yüzünde vakur bir gülümsemeyle kaldırıyor başını Müjgân. O güne kadar görmediği fakat çok iyi tanıdığı bir şey var Mahir’in gözünde. Tenindeki boşluklara, göğsündeki yaralara baktığı gibi değil, sevişirken tüm dünyayı elleriyle un ufak edebilecek kadar cesur bakışlar gibi değil. Abisinin ensesinden tutup çektiği zaman böyle bakmıştı Mahir. Korkarak
İnsanı yöneten bu duyguyu bilmezdi Müjgân. Babası evden kovduğu zaman annesini de alıp gittiğinde nasıl yaşarım diye düşünmemişti. Hayatı her yönüyle iliğini kurutana kadar yaşamak istiyordu. Karanlıkta bir duvarı iğneyle oyar gibi aramıştı ışığı yıllarca. Şimdi o karanlıktan korkan, yattığı yeri değiştirmeye mecalsiz, kendi hayatını oturduğu koltuktan izleyebilecek kadar yaşayan ve bunu çoktan kabullenmiş bir adama âşık olmuştu.
“Bana kızgın mısın?”
“Yok, be Mahir! Biri seni cesurca sevemiyorsa elden ne gelir?”
Müjgân bu son sözleri kucağına öylece bırakıp gitmişti. Mahir bu sözleri bağrına mı basmalıydı, yoksa içine keder diye işlemeli miydi bilememişti yıllarca. Son gördüğü zamandan bir hafta sonra terk etmişti mahalleyi. Umut eder diye korktuğundan bir hafta boyunca sokağından geçmemişti Müjgân’ın.
Bir nefes
Kalkıp camın önüne sakladığı kül tablasına basıyor sigarayı. Müjgân’ın sokağına çıkan caddeye bakıp şarkıyı başa alıyor. Zihninde son gördüğü o yüzü öpüyor. Saatini yıllardır uyandığı vakte kuruyor.
“O mahur beste çalar Müjgân’la ben ağlaşırız”
































































































































































































