Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Yol kenarında durmuş set hâlinde metrelerce uzanan ormana bakıyorum. Uçları birbirine kenetli yüksek karaçamların altlarında şımarık birer çocuk gibi arzularınca yayılmış dikenli çalılar, ormanın içine giden patikayı kapatıyor. Güneşe çıkınca parlayan sinekler, yolun üstünde kararsız uçuşuyorlar. Rüzgârın tekdüze mırıltılarını bir kuşun sivri ötüşleri çiziyor ara sıra. Bütün bu seslerde davetkâr bir taraf buluyorum. Anlayamadığım kadim bir lisan gibi çağırıyor beni.
Önümden kaçan siyah üstüne sarı benekli bir semender, yosunlu bir taşın altına saklanıyor telaşla. Yakınlarda bir göl olmalı. Sinekler de oradan geliyordur herhâlde. Sınırda durup ardımda kalan arabama bakıyorum. Kiralık, eski model bir Hyundai. Küçük ama rahat bir araç. Mırıltılar gitgide yakınan bir uğultuya dönüşüyor. İlerideki açıklıkta ne olduklarını çıkaramadığım yemişli birkaç ağaç görüyorum. Saate bakıyorum. Yarım saatlik bir gecikmeyi kimse fark etmez, en azından depo şefi. Merakım oraya varınca tatmin olacakmış gibi kendimi kandırıyorum.
Yemişler, dağ eriği. Etrafı dolanırken kızarmışlarından birkaç tane çiğniyorum, güç bela yutuyorum. Pek ekşi şeyler. Niçin her seferinde olduğu gibi bol ışıklı, güvenli bir benzin istasyonunda durmadım? Ekşi erikler yerine mayonez soslu hindi fümeli sandviçimin keyfini çıkarıyor olurdum. Daha şimdiden telefonumun sinyali azaldı. Oysa metalik arabamı yeşil-kahve tonlar arasından kolayca seçebiliyorum. Güneş zayıflamaya başladı. Az sonra rüzgâr da dindi. Sakin bir koyuluk, acele etmeden kurumuş böğürtlen kümelerinin diplerinden açıklığa doğru genişliyor. Ve güneşin akmış bir yumurta sarısı gibi çalıların lacivert dalları arasında eriyip gittiğine şahit oluyorum. Deminki büyülü atmosfer yerini farklı bir havaya bırakıyor. Her şeyin bu kadar çabuk değişmesi şaşırtıcı. Birdenbire buraya ait olmadığım hissine kapılıyorum. Trençkotumun düğmelerini ilikleyip patikaya dönüyorum.
Neşeli cıvıltılar susmuş, yalnızca inatçı bir cırcır böceği devam ediyor aralıklı ötüşlerine. Bastığım yer daha yumuşak. Botlarımın altına balçık yapışmaya başlayınca geliş yolumda olmadığımı anlıyorum. İlerlersem belki bir bataklığa saplanıp kalacağım. Geri dönmekse hangi yöne gideceğime karar vermem demek. Belki de hayati bir karar. Artık davetkâr olan hiçbir şey yok. Ormanın, daha doğrusu doğanın esas suretiyle yüz yüzeyim. Hoşgörüsüz, sarsıcısı bir ilkellik. Başka ne bulmayı umuyordum ki! Üstelik kontrolümden geçemeyen tırlar dolusu malın saatlerce beklemiş olduğunu, şefin beni defalarca aradığı ihtimalini de hesaba katarsak bu küçük gezinti aptalca bir fikirdi.
Aracın anahtarını açıp kapıyorum. Alarm sesine doğru varmaya çalışırken önümden bir şey geçiyor hızla. Bir köpek olmalı. Karanlığın içinde bastığı çam iğnelerini çıtırdatarak etrafımı dolandığını, hızlı hızlı nefes alıp verdiğini duyabiliyorum. Sırtımı bir ağaca yaslayıp her an üstüme atılması ihtimaline karşı kendimi hazırlıyorum. Dehşet içinde saldırıyı beklerken kendime kızıyorum. Neden yaptım bunu? Pop şarkılar dinleyerek yoluma gitmek varken niye girdim bu ormana? Ya bir köpek değil de kurt ya da başka bir şeyse? Ne halt edeceğimi bilemezken hayvan çemberi daraltmaya devam ediyordu sinsice.
“Mantar! Buraya gel!”
Bu gür, kendinden emin adam sesi kurtarıcım oluyor. Henüz göremesem de onun beni gördüğünden eminim. Yoksa iz sürmeye çıkmış köpeğini geri çağırması için bir neden yoktu.
“Sizindi demek.”
“Fazla insan görmediği için hırçınlık ediyor ama korkmanıza gerek yok. Zararsızdır.” deyip sırtına çapraz astığı tüfeğinin kayışını sıktı. Spor giyimli, orta yaşların başında bir adamdı. Konuşurken bacaklarına dolanan koyu kahverengi, ince belli tazıyı okşuyordu. Oynaşan köpeğin kaçamak bakışlarında hâlâ bir tehdit sezsem de sahibine gülümsüyorum. Uzattığı küt parmaklı, nasır tutmuş elini sıkıp normal davranmaya gayret ediyorum buna rağmen hafif bir titremeye hâkim olamıyorum. Belki rengim de uçmuştur. Avcı halimden anlamış olacak:
“Buyurun kampıma gidelim. Kahve pişireyim size.” diye teklifte bulunuyor.
Ondan sonra beni arabama kadar götüreceğine söz veriyor. Gecenin örtüsü altında bir yabancının ardına takılıyorum böylece.
***
Ardına dönmeden anlatıyor yol boyunca. Bu yakınlarda bir yazlığı olduğunu, karısının dırdırlarından sıkılınca soluğu burada aldığını söylüyor. “Sezon açıldı mı kimse tutamaz beni.” diye ekliyor. “Bu canavarı da yeni buldum.” diye bahsediyor köpeğinden. Gösterişli bir cipin yanında kurulmuş çadıra varınca durup bakıyor.
“Aslında üç kişiydik.” deyince gözüm diğerlerini arıyor. “Bozuştuk geçenlerde.” deyip iç geçiriyor. “Beceriksiz heriflerin yüzünden kaçırdıklarımızı görsen. Ahmaklar bozuk atıyor üstüne.” Bir yandan söylenmeye devam ederken diğer yandan söngün ateşe kütük koyuyor. Tutuşan meşenin kokusu sakinleştirici bir tütsü gibi yayılıyor etrafa. Fermuarı çekili çadırın önündeki katlanır kamp sandalyelerinden birine oturuyorum. Avcının tüfeğini çıkarıp kılıfına yerleştirmesini, kahve için bir kenardaki bidondan su alışını izliyorum. Mantar tekerleklerin altına kıvrılmış hâlâ beni gözlüyor. Bir kez daha sinyale bakıyorum, çekmiyor.
“Orman” diyor. “İnsana benziyor.”
“Hangi bakımdan?” diye soruyorum merakla.
Başını kaldırıp tek tük belirmiş yıldızlara bakıyor kısık gözleriyle. Keskin biçimli, yer yer güneş lekeleriyle kaplı suratından hiçbir anlam çıkaramıyorum.
“Önce aklını çeliyor, seni içine alıyor. Kuşlar, böğürtlenler, çilekler derken… Sonra birden kaybolduğunu fark edersin. Yolunu şaşırırsın. Senin gibi yani.” Kahveyi ufak çelik bardaklara dökerken tamamlıyor: “İnsan da böyledir, aldatır.”
Bu sözlerinin üstüne ne içtiğimi, ne konuştuğumu bilmiyorum. Yüreğim korkuyla kabarıyor. Olabildiğince sakin durmaya çabalıyorum. Bu tür laflarla nereye varmaya çalışıyor bu adam? Fena bir niyeti mi var? Yoksa sadece biraz sohbet mi etmek istiyor? Daha kahvesini bitirmeden kalkıp çamurlu botlarıyla cipin kasasına çıkıyor. Brandayı çekip bir üzüm salkımını tutar gibi tek halata bağlanmış ölü bir kuş sürüsünü tutup havaya kaldırıyor.
“Ama biz hep daha öndeyiz değil mi kayıp çocuk, baksana şunlara!”
Alacalı tüyleri kana bulanmış zavallıları sallarken Mantar da yattığı yerden doğrulup havlamaya başlıyor. Zafer kazanmış Romalı bir komutan gururuyla göğsüne bir yumruk indirip:
“Benim ganimetim! Ben ormanı yendim.” diye haykırıyor.
Mazeretsiz işe gitmeyip bir kaçıkla kahve içtiğime inanamıyorum. Her yanıma hücum eden sivrisineklerden, adamın ipe sapa gelmez konuşmalarından, Mantar’ın tehditlerinden bıkkınlık geliyor. Aracıma döneceğimi söyleyip ayaklanınca az önceki delişmen adam birdenbire munisleşiyor.
“O hâlde eşlik edeyim size.” deyip yine önüme düşüyor.
Ardımda kalan kampa bir göz atıyorum. Acaba ateşin yükselen dumanlarını gören biri var mıdır? Burada olduğumu bilen biri, sanmıyorum. Yalnızlıkla kuşatılmış olmak boşlukta durmaya benziyor. Fenerin güçlü ışığına boyun eğen patikayı hatırlıyorum. Semenderin saklandığı kayayı tanıyınca rahat bir nefes alıyorum.
Telefon sinyali gelince art ardına bildirimler yağıyor. Avcı ile Mantar’ı geride bırakıp yoluma gidiyorum.
































































































































































































