Kapının önünde kalakalmış uğraşıyordu.
Karısına sövüyordu içten içe. Kadın hep aynı şeyi yapıyordu. Kendisininkine oje sürmüş, ben oje mi süreceğim? Gerçi hata bende, takmadım şunları bir anahtarlığa.
“Alo. He. Benim anahtarları almışsın. Yok, ben gelemem. Sen getir dükkâna.”
Kadın gelene kadar simit almaya gitti. Evde hafta sonu hariç hiç kahvaltı yapılmıyordu. Lan bir gün hazırla kahvaltı be. İyi ki düğün günü yemek getirmeyi unuttum. Bir insan kırk sene boyunca bir günün acısını çıkarır mı? Alttan aldım diye tepeme çıktı. Hafta sonları da bana hazırlatıyor deli karı. Ben anlamıştım bir tuhaflık olduğunu ama eğlenceli gelmişti. Bilsem taramalı tüfek gibi konuştuğunu… Hele o kendini dinletmek için dürtmeleri yok mu.
“Ay kusura bakma yine karıştırmışım,” sesindeki titremeye engel olamıyor, belli ki adamın tepkisinden korkuyordu. Hep biraz…
“Bu böyle olmayacak. Birer anahtarlık şart oldu.”
“Tamam. Ben bugün ikimiz için de bakarım.”
Dükkâna girdiğinde önce çayını demledi. Çay demlenene kadar gazeteye göz gezdirdi. Ölüm haberlerine bakıp tanıdığı biri olmadığını gördü.Arkadaşlarından biri olsa kesin haberi olurdu.
Çayını alıp, gözü karşısındaki panoda, kahvaltıya başladı. Senelerdir hangi arkadaşı vefat ettiyse fotoğrafını bu panoya asıyordu. Pano zaman içinde lime lime oldu.
İlk ölen arkadaşının fotoğrafı yoktu, gençliklerinde çekildikleri bir fotoğraftan kesip asmıştı. Sonrasında genelde gazetelerden kesmiş ya da cenaze törenlerinde yakaya asılanları iliştirmişti panoya. Normal görünmediğini o da biliyordu ama mecburdu. Gelen herkesin dikkatini çekerdi. Kimseye de anlatamıyordu derdini. Pano değil sanki onun lanetiydi. İnsanlar panoyu ya uğursuz sayar ya da alay ederdi.
Ahmet canı sıkkın bir ifadeyle içeri girdi.
“Hayırdır ne bu surat?”
“Duymadın mı?”
“Neyi?” Bu da illa kıvrandıracak insanı.
“Abidin kalp krizi geçirmiş.”
“Hastanede mi?”
“Hastanede de, kaybettik bugün. Çocuklarını bekliyorlar, yarın öğlen cenazesi kaldırılacak.”
“Tamam, haberleşelim de beraber gidelim.”
Fikret’in gözü panoya takıldı. Kaldı yirmi kişi. Resmen ölü sayıyorum. Bana sırf bu eziyeti çekeyim diye söyledi o sözleri, sonra da geberdi. Ne yapacaktım terk etmeyerek? İnsan anasına babasına bir Sevda için sırt çevirir mi? Kinci orospu. Sevda değil, zift karası sevda. Mezhep farkı var dediler. E yok muydu? Vardı. Gerçi onu bırakıp Meltem’le evlendim de ne oldu sanki. Büyü falan boş işler diyordum. Ya değilse? Saya saya ölüyorum. Son zamanlarda bizim devre hızla ölüyor. Ne kaldı ölmeme şunun şurasında? Ölünün arkasından konuşulmazmış. Ben her gün ölülerin hepsiyle konuşuyorum. Bakmazsam bağırıyor bir de ibneler. Sıkıysa karşılık verme. Akşam eve gidene kadar peşimden geliyorlar. Allahtan benim karının çenesinden onları duyamıyorum. Arada bir halime gülüp gidiyorlar.
Ertesi sabah dükkânın kapısını açarken biraz zorlandı. Hay si… , tövbe tövbe hadi bismillahirahmanirrahim. Şu aldığı anahtarlığa bak ya. Kimse görmese de maskara olmasam bu yaştan sonra. Neyse en azından artık karıştırmayız.
Ahmet gelene kadar kahvaltısını hazırladı. Konuşun ibneler, he daha çok konuşun. Evdekinin dırdırı yetmiyor, biraz da siz konuşun. Radyoyu açtı.
Sofrayı toplarken kapıda gençten bir kadın belirdi. Hemen ardında Ahmet’i gördü. Müziğin sesini kısıp ikisine de oturacak bir yer gösterdi. Ahmet hemen oturdu ama kadın çekinip oturmadı. Belli ki bir derdi vardı. Başını öne eğip eşinin cezaevinde olduğunu, faturaları ödeyemediğini anlattı hızlı hızlı. Biraz para verip kadını yolladı.
“Oğlum her gelene para verilir mi?” dedi Ahmet.
“Biz yardım etmezsek kötü yola düşer bunlar.”
“Aman iyi, hadi hazırlan. Hava güzel yürüyerek gidelim mezarlığa. Arabayı park edecek yer de bulamayız zaten.”
“Sende Abidin’in fotoğrafı var mı?”
“Yok. Ne arar? Ulan yine pano için mi?”
“Bildiğin şeyi ne diye soruyorsun lan?”
“Kaldırsana benim fotoğrafımı oradan.”
“Bak sen şimdi yukarıdasın. Ölünce aşağı indireceğim.”
“Yuh be yolumuzu gözlüyor.”
Kahkahalarla dükkânı kapatıp yola düştüler.
“Amma kalabalık var ha. Demek seveni çokmuş bizim Abidin’in.”
“Öyle. İyi çocuktu Abidin. Kardeş, yakandaki fotoğrafı bana verir misin? Mevta yakın arkadaşımdı, hatıra olur.”
“Oğlum sen hastasın.”
“Sus hadi işine bak sen.”
Hastaymışım. Sizler gibi rahat mıyım ben. Lanetliyim desem inanmazsınız ki. Zaten bu ara iyice coştular. O panodaki fotoğrafların kılığına girecekler diye ödüm patlıyor. En azından şimdilik tiplerini görmüyorum.
Cenaze defnedildikten sonra Ahmet’le ayrıldılar. Dükkâna girdiğinde hafif bir koku sezdi. Araştırdı ama bir türlü kokunun nereden geldiğini bulamadı. Sonra panoya yaklaşıp Abidin’in fotoğrafını iğneyle tutturdu. Alın, mutlu olun. On dokuz kişi kaldı. Bitse de ben de kurtulsam, siz de.
Eve gittiğinde akşamı rahat geçirdi. Aralarına biri daha katıldığı gün nispeten ferahlıyordu sanki. Sabaha karşı dükkânda yangın çıktığı haberi ile uyandı. Evden nasıl fırladığını bilemedi. Hayır, telefonun sesine nasıl uyanmaz bir insan ya. Gamsız karı anca kendini büyütsün.
Peşinde çığlıklarla içeri girdi. İlk baktığı şey pano oldu. Cayır cayır yanıyor, çığlıklar ortalığı inletiyor, kimseler duymuyordu. Durun durun susun artık. Söndüreceğim. Merak etmeyin.
Tüm gün dükkânın işleriyle uğraştı. Sigortacılar gaz kaçağından olduğunu söylediler.
Demek dün aldığım koku ondanmış. İyi ki ben de içerde değildim. Gerçi olsaydım panoyu da kurtarırdım. Ne tetikledi de çıktı bu yangın peki? Ne olacak şimdi? Kurtuldum mu ölülerden? Hiç ses çıkarmıyorlar. Yoksa o manyak karının büyüsü bozuldu mu?
Eve vardığında sıcak bir duş alıp televizyonun karşısına yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kuruldu. Sessizlik büyük lütuf, geceleri kalabalık olanlar için.
Anca öyle mal gibi bakarsın. Kurtuldum kızım. Kur tul dum. Vırvır konuşup beni teselli edecektin değil mi aklın sıra. Lan bir gecede senin sesinden bile kurtuldum.
Karısı dükkânın yandığı gün bu kadar huzurlu olmasına bir anlam veremiyordu. Senelerdir ilk defa kocasını böyle yüzünde silinmeyen bir gülümsemeyle görüyordu
Delirmişsin sen, der gibi bir ifadeyle yatak odalarına geçti. Nasıl uyandığını, neye uyandığını hatırlamıyordu. Camları açmak için koştu.Nefes alamıyor, camlar açılmıyordu. Çığlıklar atıyor belki bir duyan olur diye ama kimse duymuyordu. O ise içerden kocasının korkunç kahkahalarını duyuyordu.
“Senelerce ellerinden ayaklarından tuta tuta ölümün soğuk yatağına sürüklediler. Onları da kendisini de ateşe vererek gitti.”
Ahmet okuduklarına bir türlü inanamıyordu. Kırk yıllık dostu bunu yapmış olamazdı. Tüm yerel gazetelerde sayfa sayfa arkadaşının, karısının, yanan dükkânla evin fotoğrafları vardı. Kamera kayıtları varmış. Her şey olduğu gibi ortada, fotoğraflarda görünen oydu. Sabaha karşı dükkânı ateşe vermiş, ertesi gece de evi.
Sonunda kavuştu ölülerine.
































































































































































































