Bir Anadolu soluğu, bir taşra kıskacı, bir insan ağrısı, bir insanlık sancısı “Ahlat Ağacı…” Aynada kendini görmek gibiydi yahut bir dejavu. Başroldeydim filmde. Dahası annem, babam, çevremdeki herkes filmin kadrosundaydı. Üstelik olay da bizim kasabada geçiyordu. Bizim köyümüzde, bizim buradaki kahvehanede, otogarda, belediye binasında, şantiyede, tarlada… Hayır, Çanakkale Çan’da değil Samsun Kavak’ta. Bir diğer izleyen için Elazığ Kovancılar’da, bir diğeri için Denizli Acıpayam’da, bir başkası için Zonguldak Çaycuma’da. Belki gözle görülür bir “kuyu”muz yoktu kazma kürek eştiğimiz ama herkesin bir kuyusu var inatla kazdığı, içine bilerek yahut bilmeyerek düşüp çıkmak için debelendiği.
İzlediğimiz bir filmde kendimizi karakterlerin yerine koyduğumuz, onlara özendiğimiz olmuştur ancak bu bahsettiğim öyle bir şey değil. Bu sefer tam tersi; filmin kahramanları bizim yerimize konmuş gibi. Bizatihi benim yaşantım, benim yaşadıklarım yansımış kameraya. Çanakkale’nin Çan ilçesinde Sinan adlı gencin üniversiteden mezun olduktan sonra kasabasına dönmesi, kasabanın onu boğması, yalnızlaştırması, melankolik bir hâle büründürmesi, kitap çıkarma hayalinin peşinden giderken yaşadığı durumlar, aile yapısı, hayatı bir şekilde tırmalaması, işsizlik, gelecek kaygısı ve çıkmazlarla savaşması birçoğumuzun olduğu gibi benim de hikâyemdi. Kader ortağımdı Sinan. Kim bilir filmi izleyen kaç Anadolu insanının daha kader ortağıydı bilinmez.
Aynılık aslında taşranın sorunu değil yalnızca; bu sıkılganlık, bu dar çerçeve, birtakım imkânsızlıklar, el âlem kaygısı gibi şeyler büyük yerleşkelerde de vardır ama onlar bir kez yaşarken sen defaatle maruz kalırsın bunlara. Düşün ki dünya zaten küçük. Taşra, olmak istediğiniz yerle şu an olduğunuz yer arasındaki farkın hep en fazla olduğu yer demektir. Sürekli aynı konuların içinizi yakmasına alışıyorsunuz aslında, fakat aynılığın, rutinin, acaba burada bu şekilde daha ne kadar devam edebilirim düşüncesinin süreklilik arz eden is kokusu nefes almanızı zorlaştırır. O yangın geçse de is kokusu bir türlü geçmez. Aldığınız her solukta kendisini size hatırlatır. Düşünün, herkesin bolca konuştuğu, sıklıkla sorulan nasılsın sorusuna iyiyim diye geçiştirme cevapların verildiği bu coğrafyada aslında içinde fırtınalar kopan ama “Nasıl olsa beni anlamayacak, ne gerek var şimdi anlatmaya” deyip “İyiyim” tırpanıyla muhabbeti ekin gibi kesen ve susmaya razı gelen insanların toprağındasınız. Ne kötü sizi anlayacak birilerinin olmaması yalnızlığı. Konuşacağın birçok şey olmasına rağmen konuşmuyorsun. Çünkü önünde sonunda kırılmak çemberinde üç yüz altmış derece dönüp tekrar başlangıca ereceğini, bu labirentten çıkamayacağını biliyorsun. İsraf olacak o birkaç güzel cümle diye de korkuyor ve sinip bir kenara çekiliyorsun. Tabii bunlar mutsuz tecrübeler. Vaktiyle ortaya döktüğün cümlelerini tek başına toplamak zorunda kaldığında idrak etmiştin bu durumu. Sanırım buna öğrenilmiş çaresizlik diyor psikoloji. Sen kimsin kavgalarının dışında felsefeye sırtını dönmüş gibi gözükse de taşra, aslında felsefenin âlâsını da yaptırıyor; sorman gereken o temel soruyu sıkça sordurtuyor sana: “Ben kimim?” Çokça sordurduğu sorunun cevabı ise ne yapıp ne edip hep aynı şıkka evriliyor: Hiçsin! Burada süregelen talihsizlikler bir zaman sonra pusuladaki kuzeye, bir denizcinin aydınlatacağı deniz fenerine ve Tanrı’nın yakacağı yeşil ışığa imanı azaltıyor. Yine de buradaki zor hayatın bir büyüsü olduğuna olan inancın tam olarak kayıp gitmiyor elinden ve biliyorsun o şapkadan bir gün tavşan çıkacak. Bunları elbet bir gün diye diye devranın dönmesini beklerken gözümün patladığı bir kasabadan yazıyorum.
Şu an elinizde tuttuğunuz Buluntu Kutusu’nun oluşum hikâyesi de Ahlat Ağacı filmindeki Sinan’ın kitabından farksız. Belediye başkanı ile konuşma sahnesi, şantiyedeki adamla olan sahne, yerel yazarla yaşanan o müthiş tiradın geçtiği sahne, hatta sahnelerden ziyade birçok replik bile benzer şekilde cereyan etti. Anadolu insanının sıkışmışlığını, çevrenin tepkilerini, çoğunluğun dışında işler yaptığınızdaki soyutlanışı ilmek ilmek işlemiş bir filmdi. Olay belediye başkanları, müteahhitler, ticaretçiler vb. kesimler için sınırlı değil sadece. Bilirsiniz küçük yerlerde elâlemin dışında konuştuğunuzda “gominis”, çoğunluğun davrandığının dışında davranırsanız da “deli” yaftası yersiniz. Ülkenin geneline baktığınızda edebiyat zaten kabul gören bir alan değildir. Mutlak doğrunun bir tane olduğu bir ülkede değil, kalabalığın üşüştüğü kavramların ve fiiliyatların doğru bulunduğu bir ülkedeyiz. Sanatla, edebiyatla ilgili uğraşlarınız beyhude şeylerdir toplum için. Genellikle karın doyurma penceresinden bakılır icraatlara. Yönetmen olacağım, yazar olacağım cümlelerini duymaya aşina değildir kulaklar. Sinan gibi kitap çıkardığında ya da benim gibi dergi çıkardığında “Ne olacak şimdi?” derler, “Boş iş” derler, “Para kazanıyor musun bu işten?” derler. Bu işin onlara, bir ruh tatmini işi olduğunu ise asla anlatamazsınız. Bu görüşler karşısında suskunluğa sığınır, bulunduğunuz, doğduğunuz, yaşadığınız çevreye yabancılaşırsınız yahut çevre size yabancılaşır. Yine de biliyor musunuz, her şeye rağmen bu yalnızlaşma sizi daha iyi, daha özel hissettirir.
Nuri Bilge Ceylan’ı ilk olarak “Üç Maymun” filminde en iyi yönetmen ödülünü aldığında tanımıştım. Aslına bakarsanız tanımıştım dediğim şey bir keşifti, fakat sadece filmini izlemiş olduğumdan ötürü değildi bu keşif. Ödülü alırken sarf ettiği “Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme armağan ediyorum.” sözlerinden ötürü de sempati duyup kalbimde yer etmişti kendisi. Bu gönül rastlaşmasından sonra diğer filmlerini de izledim. Her izlediğimde ülke insanının ağrılarını bulup reçetesini de ona göre yazdığını, şifa olurken de düşündürüp baş ağrısına sebep olduğunu gördüm (Güldürürken düşündürmek gibi). Ahlat Ağacı bir nevi tutamak oldu diyebilirim kendim için. Eminim herkesin benzer bir hikâyesi vardır. Ama rast gelmek önemli. Nuri Bilge ile rastlaştım. Kendisinin aslında filmi çektiği ilçeden olduğunu öğrenince de bu filmle bir hesaplaşma üzerinden ilerlediğini anladım. Benzer yollardan geçmiş olmalıydı ve o şu an Nuri Bilge Ceylan’dı. Çanakkale’nin Çan ilçesinden çıkmış, sevdiği işi yapmış ve gerçekleştirmişti. Bu durumun en doğal yüreklendirici olduğunu söylemek benim için çok özel. Demek ki olabiliyor diye düşündürmesi, sizi yüreklendirmesi, size güç vermesi başlı başına bir dayanak. İyi ki var. İyi ki kamerası bize dönük. Filmleri için aldığı ödüller kendisi için bir ölçüt mü bilmiyorum, sormak isterdim doğrusu ama ülkenin ücra köşelerinde tıpkı benim kalbime dokunduğu gibi nice insanların da kalbine dokunduğunu bilmesini isterim. Altın gibi değerli bir dokunuş hem de, adı belki palmiyedir belki ahlat ağacı…
































































































































































































