Korku-gerilim sineması denilince aslında hemen her türde olduğu gibi aklımıza ilk olarak Hollywood filmleri geliyor. Esasen bunda eleştirilecek veya yanlışlanabilecek bir durum yok. Çünkü gerçekten de türün kült örneklerinin birçoğunun Hollywood sinemasından çıkmış olduğu aşikar. The Shining, Night of the Living Dead, The Exorcist, Pyscho , Rosemary’s Baby, Hallowen bir süre daha uzatabileceğimiz listedeki filmlerden sadece birkaçı. Peki, nasıl oldu da veya neyi doğru yaptı da Hollywood korku-gerilim sinemasında da liderliği ele alabildi? Aslında gayet basit bir yol izledi ve toplumun korkularından yola çıkarak gerçekten üst düzey anlatım diline ve sinematografiye sahip filmler yaptı. Bu Hollywood’un hemen her türde yaptığı şey olduğu için tespit etmek de zor değil. Önceleri seri katil temalı filmlerin (slasher filmler) ve şeytan odaklı filmlerin paralel bir biçimde yapılageldiklerini söyleyebiliriz. Bunların ilki aslında Amerikan toplumunun fazlaca örneğini gördüğü ve mağduriyetini hiç olmazsa da tedirginliğini yaşadığı bir mesele diğeri de yaygın dini inanış olan Hristiyanlıkla doğrudan bağlantılı ve yine gayet toplumun içerisinden bir mesele. Yani Hollywood, elinde olan korku öğelerini çok iyi kullanarak böyle başat bir korku sineması ortaya çıkardı. Gerçi özellikle 2000 sonrası bu meselelerin posasını çıkarana kadar işlemiş bir durumda gelince Uzakdoğudan ithal ettiği filmleri doğrudan re-make yaparak veya bunlardan çokça esinlenilen filmler yaparak bu sinemayı götürmeye çalıştı ama o da yine Hollywood’a yakışır zekice ve sömürgeci bir çözüm olarak değerlendirilebilir. İlk akla gelen olduğu için Hollywood’tan bahsettik ama dünya sinemasında korku-gerilim sinemasının iyi örnekleri Uzakdoğu sineması ve son dönemde İspanyol sineması başta olmak üzere bütün ülke sinemalarından çıkabilmekte.
Şimdi gelelim bize. Hollywood yukarıda bahsettiğimiz yolu izledi ve bir korku-gerilim sineması ortaya koydu, bunları tüm dünyaya izletti. Peki, biz ne yaptık? Korku filmi yapabildik mi? Hadi dünyaya izletmeyi bırakalım en azından kendi kendimizi korkutadildik mi? Aslında biz de teorik olarak bakıldığında çok doğru bir yerden yola çıktık ve 2000’lerin başından itibaren Hasan Karacadağ’ın Japonya’da eğitim almış bir yönetmen etiketiyle yapmaya başladığı cin filmlerini delicesine yapmaya başladık. Dediğimiz gibi yol doğruydu, çünkü biz de Hollywood’un yaptığı gibi toplumun hâlihazırda bir korku öğesi olrak barındırdığı bir meseleden yola çıktık. Yani Hollywood’un şeytanlarının yerine cinlerimizi koyduk. Ancak hemen her tür denememizde olduğu gibi teorik hesabın doğruluğu pratiğe uymadı ve ortaya trash(çöp) olarak nitelendirilebilecek birçok film çıktı. Bunun sebeplerine bakacak olursak öncelikle yapımcılar bu türü ‘’az koyup çok alabilecekleri bir alan’’ olarak gördüler ki bu çok doğruydu gerçekten de birçoğu az koydu çok aldı. Ancak bu filmlerin yapanlarına çokça para kazandırmış olması ortaya nitelikli bir sinema çıkaramadı. Çünkü bu filmleri çeken yönetmenler çoğunlukla niteliksiz, senaristler beceriksiz, oyuncular figürandan hallice, görsel efektler ise en ucuzundan kotarılmışlardı.
Gelgelelim ortaya nitelikli bir korku sineması koyamadık bir iki örnek veya farklı tür denemesi dışında. Ama şu da var ki izleyici bu filmlerden gerçekten korktu. Birçoğumuz korktuk. Yani sonuç olarak “bu filmler işlevseller miydi?” sorusuna evet denilebilir. Çünkü korku filmiydiler ve insanları korkuttular, gerdiler. Ama “nitelikli bir korku sinemamız oldu mu?” sorusuna hayır diyoruz. Çünkü maalesef hiçbiri uluslararası arenada iş yapamadı. Özetle korku filmleri yaptık, korktuk ama nitelikli bir korku sineması ortaya çıkaramadık.
































































































































































































