Pancurları açtım. Sonra camları. Temiz hava hücum etti odaya. Gün ışıl ışıl. Dün arsadan giden kalasların yeri belli. Necati arkadaşlarını alır gelir belki top oynamaya. Pencereden onları izlerim. Annem, koca mı arıyorsun kız, demez artık. Eskiden ne çok derdi. O zamanlar nereden bilsin kızının evde kalacağını. Aşağıdan kahvaltıya çağırdı.
Kalktıysan gel hadi.
Tamam.
Acele etmedim. Ortalığı toparladım. Dışarıya bir daha baktım. Güneşli, ılık. Gece ağlayan o çocuk kimindi acaba? Ya o bağıran sarhoş. “Koca çarıklı Allah.” Deli miydi neydi? Minderleri havalandırdım. Masanın ortasındaki örtüyü çırptım. Bir gayret gelmiş gibi üstüme. Hayret.
Annem çağırdı gene.
Çayın altını kapatıyorum.
Örtüyü masaya açıp indim. Yemekten yemeğe böylesi yakın. Çay kaşığının şıngırtısında bir iki cümle. Ekmek uzatır mısın, reçel bitti mi, domates doğra kendine, yok istemez.
O ara sokak kapısı açılıp kapandı.
Kim bu sabah sabah?
Komşudur. Pazara gidecektik.
Koştu, içeri aldı komşusunu. Kadın mutfağın kapısında dikildi öyle. Beni süzmese olmaz. Ters baksam laf eder. Görmezden gelsem gene laf eder. Bir şey bulur mutlaka. Gülümsedim.
Çay koyayım mı, içer misin?
Şaşırdı. Gülesim geldi ama tuttum kendimi.
Yok, kızım içmem. Dokunuyor.
Annem pazar çantasını, cüzdanını almış, hazır. Aceleyle çıktılar. Çok mu acil işiniz Allah aşkına. Mutfağı toparladım. Bulaşıkları yıkadım. Çıkıp radyoyu açtım.
Kalaslardan kalan boşluk, ne büyük! Ne çok. Ne uzak. Yolun yarısı bile değil daha. Ne olacak böyle? Nereye kadar? Üzerimde ölü toprağı… Silkelesem, toparlansam. Gelip geçen, camdan cama konuşan, balkonda çamaşır asan, kapısının önünü sulayan, süpüren… Hepsinde bir gayret. Hem de her gün. Böyle böyle katlanıyorlar işte birbirlerine, kendilerine, evlerine, bu kasabaya.
Radyo cızır cızır, kapattım. Kitabımı aldım, sedire uzandım. Tül perde çıplak ayağıma vuruyor yel estikçe. Kitap okumaktan sıkıldım artık. Başka başka şeyler düşünmek istiyorum. Âşık olmak mesela. Burada değil, başka bir yerde. Uzakta, büyük bir şehirde. Kimsenin birbirini tanımadığı. Dedikodusuz, lafsız, sözsüz. Herkes kendi halinde. Rahat. Kim ne der demeden sevgiline sarılmak. Öpüşmek hatta. Ulu orta. Sevişmek? Âşık olup da sevişebilmek. Kasabanın erkekleri gibi olmaz elbet âşık olacağım adam. Kaba, ayyaş bunlar. Sevmeyi okşamayı ne bilsinler, hele sevişmeyi. İçimde bir kıpırtı.
Kalktım. Evi süpürdüm. Toz alırken sokak kapısı açıldı. Az sonra mutfaktan sesler. Kese kâğıdı hışırtıları.
Neredesin kız, gel de yardım et.
Elimde bezle indim. Annem aldıklarını dizmiş tezgâha.
Neler olmuş neler?
Bezi yıkadım. Pencerenin demirine astım.
Ne olmuşsa olmuş bana ne?
Duysan küçük dilini yutarsın.
Ne olacak şu kasabada Allah aşkına. Mahallenin bildik lafları işte.
Tövbeler tövbesi.
Dinlemedim. İlla söyleyecek bana. Kim ne yapmış ne demiş. Kim arkamdan konuşmuş. Hepsini illa söyleyecek.
… kocası var ya. Bankacı hani…Bu defa mevzu ben değilim, şükür.
Ee ne olmuş?
Eğildi, kısık sesle devam etti. Evde bizden başka kimse varmış gibi, duyarlarmış gibi. Domatesleri kese kâğıdından çıkardım.
Müdürünün kızıyla kaçmış.
Daha uzun uzun anlatacak bırakıp çıkmasam. Odama girip camı kapattım. Necati tanıyor mu acaba müdürün kızını? Gelirse sorarım. Şaşılacak şey, bu mahallede böylesi bir olay. Bir zaman bunu konuşurlar. Beni unuturlar. Radyonun anteniyle oynarken annem geldi, elinde bir kap fasulye. Gerisini anlatamadı ya içinde kaldı. Bana da dokunduracak ucundan.
Şunları kırıversen.
Olur, dedim aldım elinden. Kulağım müzikte. Ayaküstü dökecek eteğindekileri. Söyledikleri, radyodaki şarkının sözlerine peş peşe eklendi. Perişan olmuş kızın annesi. Tülü çekti. Babası kriz geçirmiş. Geldi masaya oturdu. Kızın anası utancından çıkamamış dışarı. Masanın ortasındaki örtüyü düzeltti. Karakola bile gitmemişler. Tadını çıkara çıkara anlattı detayları. Bankadakilerden duyuranlar olmuş. Saklanacak şey mi ayol?
Bankacıyı tanıyorum da kız nasıl biriydi acaba? Seviyorlar mıydı birbirlerini? Belki de sevişiyorlardı. Dar geldi kasaba demek. Bildiler, nefes aldırmazlar buralarda. Düşümde bile çıkamadım şu lanet kasabadan. İmrendim kıza. Âşık olunca daha mı kolay çekip gitmek? Kitaplarda da öyleydi. Demek gerçek. Olabilirmiş demek.
Fatma hanımlar da seni görmeye geleceklerdi bugün. Gelemediler.
Bir gülme geldi annem öyle deyince. Tutamadım.
Niye, dedikoduya mı takılmışlar.
Bir çalımla kalktı, fasulyeyi ocağa koymaya indi. Uzandım sedire. Ne kitap ne radyo. Canım hiçbir şey çekmedi. Necati de uğramadı bugün. İngilizce ödevi yok demek. Belki de yengem göndermemiştir. Olmaz her gün her gün, demiştir. Kendin yap ödevini, demiştir. Belki arkadaşlarını toplar arsaya gelir dedim ama o da yok. Herkesin üstünde ağırlık. Necati’de, onun arkadaşlarında, annemde, gecenin bir yarısı bağıran o sarhoşta. Kasabanın yükü işte.
Gece yorganın altına girince bankacıyla müdürün kızını düşündüm. Neredeler, ne yapıyorlar? Pişman olmuşlar mıdır? Neden olsunlar ki? Adam karısını bırakıp gidecek kadar sevmiş demek.
Ya müdürün kızı? Hiç düşünmemiş mi annesini, babasını. Düşünmemiş ki… Pancurlar kapalı. Oda karanlık. Korkusuzluklarına, cesaretlerine şaştım. Aşk işte. Kitaplardaki gibi. El ele tutuşup bir arabaya binmişlerdir. Kız korktukça adamın koynuna sokulmuştur. Adam saçlarını okşamıştır kızın. Kendine çekmiştir. Sımsıkı. Sonra tutup öpmüştür. Dudaklarından, boynundan. Sıcak, nemli. Güzel olacak, demiştir. İyi olacak. Artık çıktık ya o kasabadan. Mutlu olacağız. Demiş midir böyle? Demiştir. Yorganın kenarını bacağımın arasına kıstırdım. Sıcak bastı. Döndüm durdum. Nerede o, koca çarıklı diye uyyy çeken sarhoş? Geçmedi bu gece.
Mahallelinin dedikodusundan, evde kalmış kız kurusu diye arkamdan konuşmalarından, kasabadan… Hepsinden bıktım. Yok. Olacak gibi değil. Bir şey yapmalı. Biri topunu unutmuş arsada. Küçük, kırmızı. Havaya atıyorum. Yükseğe. Daha yükseğe. Bütün gücümle. Her defasında daha uzağıma düşüyor top. Bir kez daha. Bu defa çalılıkların olduğu tarafa gidiyor. Koşuyorum peşinden. Bulamıyorum. Etrafta kimse yok. Çalıların arkasından lağım kokusu geliyor. Eğilince dalların arasından topumu görüyorum. Orada. Uzanıp almam çok zor. Bir kurbağa sıçrıyor lağım suyundan. Yanıma kadar. Konuşuyor. Yapışkan, ıslak. İstersen topunu getiririm ama bir şartım var. Hiçbir şey demiyorum. Öyle bakıyorum kurbağaya. Necati’ye ne kadar benziyor. Ter içinde kalmışım. Aynı kâbus. Masadaki sürahiye kalkıyorum. Sahi kimi bekliyorum? Kurbağa prensi mi? Masal mı bu?
Tamam. Bu sefer kesin. Zayıflık, zavallılık yok artık. Kim ne der tasasına düşmek de. Sabaha amcamı arayıp, bize bir ev bul oradan, diyeceğim. Bağı, tarlayı da satışa çıkaracağım. Anneme de söyleyeceğim. Hazırlasın kendini. Korkmayacağım artık. Uyyy, koca çarıklı Allah uyyy! Bu muydu istediğin?
(Bu öykü Yusuf Atılgan’ın “Evdeki” öyküsünün devamı niteliğindedir.)
































































































































































































