BİR AKŞAM YEMEĞİ

“İstemek, bilmek ve hissetmek bir yumak gibidir; insan bunu ancak ipin ucunu kaçırdığında anlar.”

(Üç Kadın, Sylvia Plath)

Elimde bir buçuk kilo istavrit; domates, soğan, biber, maydanoz, limon poşetleriyle eve doğru yürüyorum. Akşama istavrit pişireceğim. Çocuklar çok sever, Nedim de sever. Bir tek, balığı alan, temizleyip una bulayan, kızartan ben sevmem. “Aman!” diyorum “Neyse ne, bu akşam da yemek işini hallettim.” Tam bu sırada duyuyorum sesi. Kafasını kulağıma kadar yaklaştırıp “Yazık sana!” diyor. Uğul uğul, takır tukur, bağıran, çarpan, düşen, yükselen, hırıltılı, net, boğuk, kısık, tıkanık, peltek bir ses. Nefesi sıcak, biraz da soğuk. Kahkahası sanki her yerde yankılanıyor. Elimdeki poşetleri yere atıp kulaklarımı kapatıyorum. Ses hiç azalmıyor. “Yazık sana, yazık sana, yazık sana…” sürekli bunu söylüyor ve gülüyor.

Durduğum yerde, pazarın tam çıkışında ellerimi kulaklarımdan çekip hızlıca etrafıma bakıyorum. Sonra geri dönüp iki tane mezgit alıyorum. Ben mezgit severim, kimse bilmez. Ne soran oldu ne de ben söyledim. Daha bilmedikleri o kadar şey var ki benimle ilgili. Varsa yoksa “Anne acıktım, anne pantolonum ütüsüz, anne akşama yemekte ne var? Anne ben bugün geç geleceğim.” Nedim farklı mı? O da aynı: “Serpil acıktım, Serpil pantolonum ütüsüz, Serpil akşama yemekte ne var? Serpil ben bugün geç geleceğim.”

Bunları düşünürken serçe parmağımı ve topuğumu vuran ince burun, yüksek topuk ayakkabılarıma okkalı bir küfür savuruyorum. Çantamdan bir peçete çıkarıp serçe parmağımın yanına ve topuğumun arkasına sıkıştırıyorum. “Alt tarafı pazara çıkıyorsun be kadın, ne gerek var bunca süse püse. Terliklerini geçir ayağına, çık işte!” diye mırıldanıyorum. İnsan kendi acısına kızar mı? Ben kızıyorum. O acıyla ayaklarımı sürüye sürüye sütçüye uğrayıp bir litre de süt alıyorum.

Eve gelince sıkıştıkları yerden kurtulan ayaklarımı yün terliklere kavuşturup mutfağa geçiyorum. Mutfak önlüğümü arkadan sıkıca bağlayıp salata malzemelerini yıkamaya başlıyorum. Bütün balıkları tek tek temizliyorum. Pis bir koku sarıyor her yeri. Çürük, yağlı, nemli, bayat, acı neredeyse sarı bir koku. Sanki üstüme sinmiş, aldığım her nefeste burnuma, ciğerime, oradan da tenime, terime geçiyor. Koku benimmiş gibi üzerime yapışıyor.

Balıkların hemen yanı başında süt kaynıyor. Kızaran balıktan sıçrayan yağlar sütün içine damlayıp sıçrayıp kayboluyor, gülüyorum. Mutfakta, tezgâhın üzerinde duran radyoyu açıyorum. Evde bana ait olan, kimsenin sevmesine gerek kalmayan tek şey bu radyo. Yenilerden bir şarkı çalıyor, kadının yüzü bir türlü gözümün önüne gelmiyor. Ama sesini tanıyorum, şarkıyı seviyorum, birlikte söylüyoruz. Kendi sesime yabancı, şarkıcı kadına daha yakın oluyorum. Maydanozları sirkeli suya yatırıp mikropları ölsün diye bekliyorum. Soğanları doğrarken ağlıyorum, bu yüzden soğanlı salata sevmiyorum. Ama çocuklar da, Nedim de seviyor. Bol soğanlı, acı ve ekşi. Benim sevmediğim her şeyi onların seviyor olması canımı sıkıyor. Kendimi poşetteki tek çürük domates gibi hissediyorum. Çürük domatesi bir kenara ayırıp diğerlerini de yıkıyorum. Hepsini ince ince doğradıktan sonra çürük domatesin kabuklarını soyuyorum, çürük kısmını kesip atıyorum. Azıcık kalıyor, küçülüyor ama çöpe atılmayacak; yine gülüyorum.

Masayı hazırlarken bir taraftan da sütlacı pişiriyorum, soğuması için dolaba koyuyorum. Çocuklar sevmez, ben de sevmem, bir tek Nedim sever. Masa hazır olunca sesleniyorum, hepsi balıkları iştahla yiyor. Karnı doyan masadan kalkıyor. Örtünün üzerinde salatadan damlayan sular, yağlı çatallar, bardaklar, her seferinde özenle koyduğum ama asla kullanılmayan peçeteler, balıktan arta kalan kılçıklar, kuyruklar ve kafalar… Her şey çok bulanık, kirli, isli ve puslu. Sanki yıllardır silinmemiş, tozu alınmamış bir camın ardından bakıyorum içinde durduğum fotoğrafa. Islak bir bezle şöylece siliversem pırıl pırıl olacak. Renkler canlanacak, suratlar, o suratlardaki bakışlar artık boş gelmeyecek.

Masada tek başıma kalınca kendime hazırladığım mezgitleri tabağa koyuyorum. Yanına da soğansız, acısız, limonsuz salata yapıyorum. Salatadan tek damla damlatmadan, balıkların ölü gözlerinden uzakta, bembeyaz bir porselende, yanında buz gibi rakıyla kendi soframı kuruyorum. Yemeğe başlamadan önce, soğuyan sütlacın üzerine bolca tarçın döküp Nedim’e götürüyorum. Artık devasa cüssesinin şeklini almış üçlü koltuğa her akşam olduğu gibi yatmış. Çoraplarının her birini çıkarıp odanın farklı köşelerine atmış, maç izliyor. Sütlacı uzatıyorum. Yüzüme bakmadan alıyor. Ben daha arkamı dönmeden yemeye başlıyor.

Aldığı her kaşığı, ağzının şapırtısını duyuyorum. Geç geldiği gecelerde, leş kokusuyla yanıma sokulduğunda, üzerime abanıp ıslak ağzıyla öptüğünde de bu ses çıkıyor. Sonra o uyurken gidip öğüre öğüre kustuğumu bilmiyor. Bıyıklarına bulaşan sütlacın beyazına tiksinerek bakıp mutfağa geçiyorum. Radyoyu açıyorum. Eski bir şarkı çalıyor. Sesi de, kadının yüzünü de, şarkıyı da çok iyi biliyorum.

Bir akşamüzeri, hava ne aydınlık ne karanlık. Ben afiyetle yemeğimi yerken o da sütlacını bitiriyor.

“Yazık size, beni siz delirttiniz.” diyorum.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş