İKİ HARF BİN ANLAM

Bazı kelimeler vardır, anlamının gücünü tek başınalığından değil de manevi bir örgü içinde, onu oluşturan bileşenlerinden alır. Mesela “ev”. Tabii bir materyalistseniz ve şu kadar odası var, metrekaresi bu kadar, genişliği, cephesi, balkonu, mutfağı derken önemli olan fiyatı gibi sayısal verilere dayandırıyorsanız işin ucunu, sizin için salt evin varlığı da anlam ifade edebilir, diyeceğim yok. Çünkü artık birçoğumuzun ilgilendiği şey kiracıysak kira bedeli, ev sahibiysek getirisi, bir gayrimenkul iştahlısıysak kredi oranı ve vadesi gibi konular olabiliyor! Ancak üzerinde durduğum şey bir sahip olma güdüsünden bağımsız, tapunun verdiği güç değil, gücünü maneviyattan alan bir mana aslında. Anlamının diğer kanadına geçecek olursak, ev deyince insanın içinde oluşan o yüce duyguyu nasıl tarif etmeli? Aitlik, iyi hissettiğin yer, huzur ve dahası… Nedir ev? Yeditepe İstanbul dizisinde şöyle bir replik geçer: “Söylesene bir ev ne zaman ev olur? Tuğlaları döşeyip, boyayı çekince mi, yoksa çayı demleyip perdeleri çekince mi?” Tıpkı buradaki söylem gibi evi ev yapan maddi yönü mü yoksa bizim yüklediğimiz manevi yön mü?

Bize yoldaşlık eden midir ev ya da yoldan çıkaran mı? İnsanın bu saldırgan hayata karşı savunmasını yaptığı kalesi mi yahut neyin kalesi? Kötülüklerden korunmak için sığındığı sığınak mı, yoksa aslında düştüğü kuyu mu? Belki de hapsolduğu bir hücre. Bir isyan çığlığı ile kapısını vurup ardımıza bakmadan çıkıp gitmek istediğimiz yer mi? Yoksa kürkçü dükkânı mı? Mecburiyetten çıkıp gitmiş olanları sürekli kendine çeken kocaman bir mıknatıs mı; yoksa mıknatısın itici ucu mu?

Ev; ev gibisi yok deyişinin huzuru mu? Ev, “gibisi” olmayan bir şey aslında. Hangi formda olursa olsun; ister fakirhane ister saray yavrusu, ister kerpiçten ister betondan, ister gecekondu ister gökdelen hiç fark etmez. İlgilendiğimiz şey biçiminden çok uzak. İlgilendiğimiz şey ne lüks oluşu ne de fakir duruşu. Evin anlamını omuzlayan şey bize hissettirdikleridir. Bir buhran anında duvarlar üstüme üstüme geliyor dediğinizde, hanginiz bakıyor evin gösterişine yahut döküklüğüne! Huzur yoksa sürekli kavgalar, gürültüler, anlaşmazlıklar varsa, sevgisizlik, saygısızlık boy gösteriyorsa, ev bahçeli olmuş, havuzlu olmuş, çok odalı olmuş ne fark eder ki; bu bileşenler yoksa ev, göğe kadar uzansa da sığamazsınız içine.

Evin hangi biçimi hayatımızdaysa ve biz hangi biçimin içindeysek, konfor farkı gözetmeksizin, kapının önünde dünyayı üzerimizden silkip eşikten içeri daldığımızda bizi kucaklayan güven duygusunun kollarında buluruz. Dedemizin şefkatli kucağına oturur gibi otururuz her zaman serildiğimiz koltuğa.

Evi ev yapan bileşenler girer o an devreye. Nedir; aile, birliktelik, odan, kedin, pencere manzaran; arınmak, kafanı dinlemek, sıfırdan başlamak; güvende hissetmek, fırında pişen yemek kokusu, mevsimin ilk karpuzunun kelek çıkıp çıkmayacağı iddiası, televizyon karşısında ayaklarını uzatıp keyif yapmak, buzdolabını açtığında dondurma kutusunu görüp heyecanla açarken içinden dolma çıkması, beraber seçilen duvar kâğıtları, hatıralar, bıçakla elma soyup ikram etmek, koltukta uyuya kaldığında üzerine battaniye örten birinin olması gibi nice mest olunacak duygular… Bu yüzdendir eve dönmek deyimi iyi hissettirir, bu yüzdendir insan “insanın evi gibisi yok” der, bu yüzdendir sevdiklerimizin olduğu yeri ev belleriz. En önemlisi de kendimizi kendimiz gibi hissettiğimiz, yegâne mekân, anne karnının bu dünyadaki muadili olma özelliğini taşıması münasebetiyle severiz evlerimizi.

Diliyorum size ait bir eviniz olmasından ziyade siz bir eve ait olursunuz…

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş