TANPINAR’IN SÜKÛTU

Hem zihnimi hem bedenimi sarmış sayısız örümcek ağını kararlılıkla yırtıyorum. Tembelliğimi yırtıyorum. Yazı masamın başına geçip defterimin üzerine eğiliyorum. Birkaç cümle yazdıktan sonra beynime balyozlar iniyor: Üst kattaki tadilat. Matkap yanı başımdaymış gibi çalışıyor, tüm gücüyle kulaklarımı işgal ediyor. Matkap, yaşamımı tehdit ediyor. Yazarlık yolumu, varoluşumu, geleceğimi.

Gürültü günlerce susmuyor. Bitecek gibi değil. Bitmesi hiç istenmiyor sanki. Bu gaddar işkenceciden uzaklaşmalıyım. Sessiz bir odaya kapanıp yazmaya ihtiyacım var. Birden, Bursa’ya gitmeye karar veriyorum. Eşim de benimle hemfikir: “İyi düşünmüşsün. Güzelce çalışırsın sakin kafayla.” diyor. Konaklamak istediğim otelin internet sitesine girip rezervasyonumu kaydediyorum. Orada büyük bir sürprizle karşılaşacağımı henüz bilmiyorum.

Ertesi sabah Bursa yolundayım. Hafta içi, mesai saatleri içinde otobüs sakin. Yanımdaki koltuk boş, sırt çantamı oraya bırakmakta sakınca görmüyorum. Defterlerimi, dolma kalemimi, mürekkeplerimi, taşınabilir bilgisayarımı, romanımı yazarken yararlandığım Cahiers du Cinéma dergisinin birkaç sayısını yanıma aldım. Telefon kullanmamak hususunda kendime verdiğim sözü de.

Bursa, öğrencilik yıllarımın şehri. Her yanında yığın yığın hatıramı saklayan, güzel Bursa’m. İnsanın doğup büyüdüğü şehir kalbiyse, ailesinden uzakta yaşamaya başladığı şehir de akciğerleridir. Anne baba ilgisinden/baskısından azade, yalnızlığın ihtişamıyla kuşandığım, hayatımın dizginlerini tek başına tutmaya başladığım ilk an; o an hiç korkmamıştım ben. Safi bir mutluluk, akciğerlerimden tüm bedenime yayılmıştı.

Otobüs terminale varıyor. Aceleyle iniyorum. Çekirge semtine giden, doksan altı numaralı otobüsü buluyorum. Kısa süre sonra hareket ediyor otobüs. Pencereden şehir manzarasını izliyorum. Bursa ne denli değişmiş… Beton, beton… Her tarafta birbirinden çirkin binalar… Rezidanslar, sıra sıra dizilmiş yüksek katlı siteler, göğe daha çok uzanma çabası… Bursa’nın İstanbul’a özenen mizacına epeyce içerliyorum.

Çekirge durağında iniyorum. Artık İstanbul’a hem uzak, hem yakınım. Böylece ne içindeyim inzivanın, ne de büsbütün dışında.

Otele varıyorum. Resepsiyoniste adımı, soyadımı söylüyorum. Resepsiyonist, önündeki ekrana bakıyor, oda numaramı dile getiriyor: 605. Yüzümdeki şaşkınlığı gizleyemiyorum. “605 mi?” sorusu dudaklarımın arasından istemsizce dökülüyor. Bu benim ilkokul numaram. Sekiz katlı otelin 116 odasının arasından payıma düşen oda numarası, bir zamanlar okul defterlerime, sınav kâğıtlarımın sağ üst köşelerine yazdığım, ezberimden hiç çıkmamış ilkokul numaram. “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç.” demişti yazar. Hayat, kuşkusuz daha şaşırtıcı.

Odamın önüne geldiğimde kapıya bakıyorum. Doğruymuş, kapının üzerinde ilkokul numaram yazıyor. Çocuk saflığıyla “Bir işaret olmalı bu.” diye düşünüyorum, “Bu odada romanımı tamamlarım. Müthiş cümleler yazarım burada.”

Odama yerleşiyorum. Oteli internette araştırırken gördüğüm, büyük yazı masasını pencerenin önüne çekiyorum. Masam illa pencere önünde olacak. Başımı defterden, bilgisayardan kaldırdığımda dışarıyı görmeliyim.

Bursa’yı izliyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiirindeki pek sevdiğim dizeyi anımsıyorum: “Billûr bir âvize Bursa’da zaman.” Tanpınar’a yine hak veriyorum. Bursa’da zaman billur gibi saydam; içine baktığımda çocukluğumu görüyorum. Çocukluğumu görüyorum, okumayı ve yazmayı okula başlamadan önce öğrenmiş bir çocuk olarak sınıftaki diğer çocukları küçümseyişimi… Çocuklar beni oyunlarına almıyorlar. Böylece ödeşiyoruz. Kendimi bildim bileli yetişkinlerin dünyasına ait hissediyorum. Fakat o küçük yaşımda, doğal olarak, yetişkinlerce de kabul edilmiyorum. Her daim arada kalma, hiçbir gruba dâhil olmama hissi… Şanslıyım; annemle babam kitap okuma özgürlüğüme müdahale etmiyor. Sabahtan geceye, bazen de geceden sabaha dek okuyorum. Gözlerimin acımasına aldırmadan. Uykumdan çalarak, uyku gereksinimine burun kıvırarak.

Flashback bitiyor. Masama eğiliyor, romanımı kaldığı yerden yazmaya koyuluyorum. Otel odasının sessizliği, sıcaklığı tam istediğim gibi. Şartlar yazmaya müsait, “writer’s block” denen illetin karşısında. Kitabımın sevileceğine dair çok ümitliyim. Daha önce hiçbir yazarın yazmadığı türden bir roman yazdığıma inanıyorum çünkü. Sinemayla dolu bir roman bu. Romanımdaki anlatıcı karakter bir yönetmen.

Akşam inerken birbiri ardına beliren ışıklar, kenti avize misali aydınlatıyor. Tanpınar, zihnimi doldurmayı sürdürüyor. Odanın loşluğu iyice koyulaşsa da ışıkları yakmıyorum. Aniden, loşluğun içinde Tanpınar beliriyor. “Kanlı canlı” demek isterdim fakat o hayli cansız, kati biçimde kansız. Soluk çehresiyle, saydam bedeniyle hakiki bir hayalet var karşımda. Baştan aşağı saydam. Bulutsu bir maddeden yapılmış. Geçirgen ve beyaz.

Korkmak? Katiyen. Hayranlığım, heyecanım sesime aksediyor: “Üstadım…” diyorum, “İyi ki geldiniz, muazzam şeref verdiniz bana.” Üstadım yanıt vermiyor. Bakışlarını gözlerime dikiyor, gülümsüyor fakat tek kelime konuşmuyor. Her şey rüya ile hakikat arasında, rüyadan çok hakikate yakın.

Canımı sıkmıyorum. Konuşmuyorsa elbette bir bildiği vardır. Patavatsızlık yapma pahasına monoloğumu sürdürüyorum. Yazar olduğumu söylüyorum ona, ilk romanımı yazmaya çalıştığımı, dergilerde hikâyelerimin yayımlandığını. Sonra derdimi döküyorum: “Kafka, ‘Yazarlar asla evlenmemeli.’ demiş, evlenmemiş. Siz Kafka’nın izinden gittiniz belli ki. Çok sevdiğiniz Proust da evlenmemiş. Ben evlenmekle iyi mi ettim, kötü mü, bilmiyorum. Esasen, iyi bir insanla evlendim. Fakat iyi bir insanla evlenmek, evlenmenin yanlışlığını örter mi bilmiyorum. Yalnızlık isteyen şu romanımı bitirebilecek miyim, bilmiyorum. Bu bilinmezlikler beni boğuyor. Muvazenemi kaybediyorum. Yazamıyorum…” Üstadım “muvazene” kelimesini duyunca tebessüm ediyor. Onun uğradığı “sükût suikastı”ndan dem vuruyorum sonra: “Ne çok talihsizdiniz. Sizi anlamadılar. Kıymetinizi bilmediler.” Saatlerce konuşuyorum. Tanpınar, beni ilgiyle dinliyor. Ölümle birlikte konuşma yetimizin kaybolması ne acı, diye düşünüyorum. Bunca zaman konuşmadıysa, muhakkak konuşamadığındandır. Konuşmak istemediğinden değil. Ölüm, dilimizin bizden alınması demekmiş. Ağzımıza vurulan kilit. Sözcüklerimizin ebediyen yok oluşu. Eskilerin ölülere neden “hâmûşân” dediğini şimdi daha iyi anlıyorum.

Sabahın ilk ışıklarına dek konuşuyorum. Ülkemizi anlatıyorum, insanımızı, sonra, dünyada olup bitenleri. “Üçüncü Dünya Savaşı zuhur etmedi, hayır.” Bilgisayarımdan Youtube’a girip İsmail Dede Efendi’nin Ferahfezâ Âyini’ni açıyorum, sevgili yazarım bu besteyi sever… Konuşmaya devam ediyorum:

“Bazı şeyler hiç değişmedi. Ne garplı olabildik ne şarklı. ‘Debussy’yi, Wagner’i sevmek ve Mahûr Beste’yi yaşamak, bu bizim talihimizdi.’ demiştiniz ‘Huzur’ romanınızda. Talihimiz aynı… Saatler… Saatler hâlâ mühim. Çok mühim. Zaman yirmi birinci yüzyılda daha hızlı akıyor. Zaman kimseyi affetmiyor. Hız çağı bizimki. Hızlı olan, vaktini değerlendirebilen kazanıyor. Ötekiler geride kalmaya, görünmemeye mahkûmlar. Öyle elzem ki görünür olmak bizim için… Bir de matkaplar… Matkaplar hâlâ müthiş gürültü çıkarıyor.”

Oteldeki tüm zamanım Ahmet Hamdi Bey’le geçiyor. Odadan ayrılma vaktim geldiğinde masanın üzerinde hâlâ açık duran defterimi kapatıyorum. Yalnızca yarım sayfa yazmışım… Nereden geldi bu hayalet, niçin günlerce gitmedi? Tanpınar hakikaten bu odanın içinde miydi, yoksa sadece muhayyilemde mi? Günlerce, gecelerce esasen var olmayan bir imgeyle mi konuştum ben? Yoksa sevdiğim yazarın ruhu odamı sahiden doldurdu mu? Hiçbir şeyden emin olamıyorum.

Odadan çıkarken hüzünle idrak ediyorum; yazar herkesten, her şeyden ve dahi kendinden de uzaklaşsa, zihnindeki kişilerden uzaklaşamıyor. Zihin kalabalığı, insana münzevi olmak imkânını vermiyor.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş