Sonra cevdet’e uğrarız
baharat yolu’nun takas tukas son sahafı
kucak dolusu kodeks koçaklaması
bir şişe şaraba
her kitap kapağı yazarının mezar taşıdır
kitabesi tırnaklanmış
bak sevgilim, wittgenstein’in kabri / bak-
-mıyorsun, bu bakışsızlığa bir isim bulacak elbet
türk dil kurumu
ama sen sevmezsin ki hükûmet olur’lu resmi şeyleri
irkilme sevgilim, polis arabaları için dar ve yakışıksız
bu sokak, bu dükkân önü
sahi ne diyordun sen
tırtık tırtık ahududu yaprakları için:
-modern zamanların tuhaflıkları
tırtıl hanımefendi de bilmekte ki
dut yaprağıyla yâr sevilmez-
ellerinde kese kağıdına bulamaç olmuş dut kurusuyla
bir editör kıskıvrak yakalamadan bizi
çıkalım sevgilim bu dizeden, dükkândan ve sokaktan
Eser miktarda deniz havası
kâfidir dilinin bağını çözmeye
köpeköldüren gezinedursun cevdet’in damarlarında
şimdi saçların dünyanın en uzun sahil şeridi
yürüyoruz, maskeli balo başlamamış daha
zenon’un paradoksunu çözüyorum
şahidimdir, baloncular, simitçiler ve buzlu badem tezgâhları
akhilleus mezarsız yatarken,
bay tospik lebideryalar aşıyor gölgende
Koluma değmiştin sonra
gözlerinde beyaz ve sarı bir uçurtmanın yansıması
yok olmadıysa da zaman, seyreldi
ve sen bir şey verdin bana
ne muzır bir buse, ne muzip bir giz
bir şey ki homeros’un bilmediği
bir şey ki kutsal kitaplarda yazmayan
sonra aşındı van gogh sarısı
sözlüklerin kare ası oldu ‘pandemi’
işte o günlerdi, mürettipler erişti ona
dut kurusu lekesi, kök boyası ya da yazı biti
ve yaz bitti
…
































































































































































































