Yaşlı bir tavuk gibi aksak ama telaşlı adımlarla verandaya çıktı. Başını hiç çevirmeden, gözünün ucuyla bahçe duvarının ardına baktı. Sabah namazı kılındı çoktan, hâlâ ortalıkta yok kocakarı. Gavur, diye söylendi. Domatesleri o toplamıştır, kim alacak başka. Bir tanecik bile bırakmamış. Vaktiyle birlikte ekmişlerdi. Domatesler Makbule’nin, salatalıklar Lütfiye’nin bahçeye. Ayrı gayrısız. Ekmek Lütfiye’den, bazlama Makbule’den. Bahçe duvarını Makbule’nin oğlan yeniletmişti.
“Anne, arayı açık bırakıyorum, kapı da koymadım ki rahatça geçersiniz, kapıyı açtım-kapadım uğraşmayın.”
Makbule yetmiş vardır o zamanlar, Lütfiye yetmişi beş sene geçmiştir. Senden anca iki yaş büyüğüm der durur ya, geç yazdırmışlardır onu, onun doğduğu dağ köyünde kim gidecek ha deyince nüfusa?
İki büklüm eğildi, bir eli dizinde, diğeriyle domates dallarının altını yokladı bir bir. Dalın üstündeki minicik iğneler nasırlı ellerini kaşındırdı. Daha yeni almış besbelli, hâlâ dalları terk etmemiş o tatlımsı koku, o cennete ait rayiha burnunu yaladı, dilinde damağında hissetti tadını. Ağzı öyle bir çarpıldı ki çenesindeki iki siyah kıl sinirle titredi. Ben aptalım ya, benim oğlan daha da aptal. Ne kırar dökersin aramızdaki duvarı? Ahretlikler ayrılmasınlarmış. Nasılsa birbirlerinin evinden çıkmayacaklarmış.
E Lütfiye’nin kız hemşire oldu, oğlan bankaya girdi.
“Anne, ağabeyim İstanbul’dan gelmez artık, ben de yurt dışına gidip dururum. Kocaları da gömdünüz zaten.”
Ağzını havaya dikip kişneyen atlar gibi kahkahası oğlanın. Zevzek. Köye artık bayramdan bayrama gelirlermiş.
Cehennemin dibine gelin!
Nasıl oldu anlamadı, ayağı tökezledi. Tam son nefesini verdi derken son anda kıvrakça kendini iskeleden denize atan bir balık çevikliğiyle dizindeki elini beline koydu, sırtını dikleştirdi. Buralarda boylu boyunca yerlere serilip de rezil edemez kendini. On adımda girerdi evin kapısından, şimdi bahçenin dibine geldi mi on yedi adımdan az, mümkünü yok varamıyor kapıya. Lütfiye ile saymışlardı.
“Kız sen yavaşladın iyice, bak ben iki soluk alıp geçiyorum,” demişti Lütfiye. Yersin kaymakları, manda yoğurtlarını rahvan atlar gibi koşturursun.
On bir adımda geldi kapıya bu defa. Söylene söylene eve girdi. Bir haftadır konuşmuyorlar. Küslükten beri bir kere bile girmedi Lütfiye’nin bahçesine. Salatalıkla biber geçmedi kursağından kaç gündür, canı da nasıl istiyor üstelik, dili kamaşıyor. Edepsiz bunak, hangi ara geliyor topluyor domatesleri, sesi bile çıkmıyor.
Fare gibidir eskiden beri. Sessiz sessiz yanaşır arkasından, kulağının dibinde, “Makbule kız, yine mi bensiz yaptın kahvaltıyı?” der, ödünü alır insanın. Her iş için icazet ister. Kahvaltı yapalım mı, pazara gidelim mi, salçaya başlayalım mı, kasabaya inelim mi? O da önce derin bir nefes alacak, ileride bilinmez bir noktaya gözlerini dikecek, sonra bir anda nefesini salıp, “N’apsak kız, bilemedim.” diyecek. Makbule ne söylese karşı çıkacak.
“Önce pazara gidelim.”
“Yok anam sıcaktır şimdi.”
“Akşam gidelim.”
“Yok anam taze hiç bişecik kalmaz.”
Makbule’nin omuzları düştü, nefes nefese kaldı. Evin içi hamam gibi olmuş yine, bahçe az da olsa esiyor. Odanın ortasında bir şey arar gibi bakındı, döndü gerisin geri, attı kendini bahçedeki çardağa. Derin bir nefes aldı, burun kanatları dev çarşaflar gibi şişti. Bir kahve olsa da içsem. Sağa sola bakındı. Çardağın kenarındaki yorgun çiziklere, yemyeşil çimenlerin arasından çıkan birkaç uğursuz ota ilişti gözleri, yüzünü buruşturdu. Çardağın tahtasına kaşıttırdı sırtını, yerleştirdi. Gençlerden biri uğrasa keşke, bir kahve koyuverse.
Altmış bir sene. Ne babası ne kocası ne anasıyla bunca yıl geçirdi. Kızlığından beri kapı komşusu. Eskiden başka yere göçmek mi vardı? Yeniler çıkardı şehirde yaşama işini. Gelin olana kadar Antalya’ya inmemişti bile Makbule. Masanın üstündeki gazeteyi tabağın altından aldı, esinti götürmesin diye üstüne koymuştu kahvaltı tabağını. Lütfiye görse demediğini komaz. Kahvaltıdan kalan tabağı hâlâ masada mı tutuyorsun, pasaklı karı? Aman şükür be! Niye daha önceden küsmedi, ne rahatlıkmış. Küserlerdi gerçi ya, bu kadar uzun sürmezdi evvelden. Çocuklar gelir barıştırırdı, komşular araya girerdi, zaman öfkelerini yenince hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya başlarlardı. Kimsesizlikten hep. Yaşıt mı kaldı köyde? Bu iş öbürlerine benzemez ama. Bu defa fena. Yüzünü ekşitti. Mendebur karı! Mezarıma bile gelmesin. Eğildi, önündeki masadan gazeteyi aldı, yelpazelenmeye başladı. Sıcak bastırdı iyice. Etrafa baktı kimse yok, gazeteyi eteğinin altından yelpazeledi biraz da. Gidip bir su dökünse ama hiç hâli yok. Her tarafından ter iniyor. Menopozdayken de böyle olmuştu aynı.
Biteli bir ömür oldu. Lütfiye ondan önce girdiydi ya! Serpil ,Lütfiye’nin kız, yanakları al al gelmişti.
“Ötekim, annemin siniri tepesinde bu ara. Menopoza mı girdi acaba?”
“Kızım, senin anan hiç çıkmadı ki menopozdan!”
Serpil’i özledi. Gelse de deli anasının dedikodusunu yapsalar. Çocukken Makbule’ye “Öteki” derdi. O da senin öteki annen demiş Lütfiye. Bok vardı, gittin ta anasının nikâhına. Serpil evlenmeden önce hep beraber gezerlerdi. Tarhana kurutur, börek açardı kız; ne güzel! Oğlanların tadı tuzu yok. Anca gelip yiyip içip zıbarıp gitsinler. Kendileri bitti, karıları dadandı şimdi. Hepsi birbirinden sevimsiz. Serpil’i arasam, gelse. Konuşturmaz bizi bu. Yok artık, o kadar da değil! Bir kere yine küsmüşlerdi böyle de Serpil Makbule’nin tarafını tutmamış mıydı? Anasına bas bas bağırmıştı, Öteki’m senin iyiliğini düşünüyor, diye. Neymiş, ilacını almıyorsun, pazarda başıma bela oluyorsun, dedi diye kıyameti koparmıştı Lütfiye. Mendebur, iyilikten de anlamaz!
Kocalar peş peşe Hakk’ın rahmetine kavuşunca iyice birbirlerine kaldılar. Hoş, kocalar da bir işe yaramıyordu ya! Akşam bahçede okey oynayalım, yok. Kasabaya inelim, yok. Antalya’ya bir kere bile götürmedi kadını. Halbuki gezmeyi ne kadar sever Lütfiye. Benimki zaten şirret. İki çift güzel laf etmeden göçtü gitti.
Vantilatörü açsa? Bu defa da orası burası tutuluyor. Gençken öyle mi? İnsan yaşlandıkça öğreniyormuş belin, sırtın, dizlerin kıymetini. Hiçbirinin lüzumu yok gibi, nerede olduklarını bile bilmeden yaşa yıllarca. Kocayınca her birinin yerini yurdunu öğrenirsin işte. Dizlerini tutup gözleriyle odayı taradı. Televizyonun kumandası nerede? Orta sehpanın üstünde cep telefonunu gördü. Meyve tabağının kenarında sessiz sedasız yatıyor. Akşamdan beri bunu arıyor oysa, bak gözünün önündeymiş işte. Küçük oğlan zorla aldıydı.
“İlle evde olmana gerek yok anne, her yere götürürsün bunu, ben de merak etmem.” Çok meraklıydın, ara ara öldün! Söylene söylene çekyata oturdu. Kıçında kirpiler gezindi. Hah, buldu işte! Üstüne oturmuş. Sağa kaykıldı, elini daldırıp kumandayı aldı. Aslında yemek yapsa daha iyi ama… Amaan kime yapacak, peynir ekmek yiyiverir. Kıçını sağa sola yatırıp iyice yerleşti yerine. Bu çekyatın yerinde sedir vardı eskiden.
Ahşap, koyu kestane. Kıymet bilemedi, çocuklar ille de modern koltuk isteyince iki koltuk bir çekyat aldı da koydu. İnsanın kemiklerine batıyor. Kocası, ölmeden iki sene önce tutturdu yaptırayım diye. Para görünce tutamazdı elinde. Toprağını sevsin. Bizi hiç aynalı taraklısı bulmaz, bir yük meraklısı bulur zaten! Neyse, Allah rahmet eylesin.
Gelinler bile söylemişti. Anne, gel bizde geçir kışı en azından. Lütfiye varken ne gerek? Hah ahretlikmiş! Gördük işte. Sabah çayı demler, ekmeği hazır eder, kahvaltılarını yaparlar. Öğlen oldu mu kendilerine kadar fasulye toplarlar bahçeden, köyün geri kalanının eğlencesini geçerler beri yandan. Önce kim ölecek gibiyse o ara, vasiyet bırakır. Seccademi küçük oğlan alsın, helvama bol fıstık koy cimrilik etme, iki çeyreğim var sende dursun. Zeytinleri kıza verirsin, portakal geldi birazını sen al, gerisini bölüştür çocuklara, patlıcanlardan Serpil yapsın reçel, sen beceremezsin.
O pazarı günlerce bekledilerdi. İzmir keteni gelecekmiş. Yeni perdeler dikecekti. Rüzgâr vurunca titreyecek kadar ince keten perdeler… Hem kendine hem Lütfiye’ye… Arta kalırsa masa örtüsü de yaparız demişti Lütfiye. Yaparız tabii.
Sakız gibi tertemiz masada ederiz kahvaltıyı. Kendimizi şımartırız senin deli kızın dediği gibi. Bir ömür geçti şu elli yedi hanelik yerde ne analar ne babalar ne kocalar ne çocuklar şımarttı bizi. Birbirimizden başka kıymetimizi bilen mi var? Lütfiye başını sallamıştı çok bilirmiş gibi.
Birbirimizden başka kıymetimizi bilen mi var?
Pazarın olduğu sabah, Makbule erkenden kalktı. Yatak odasının olduğu kattaki banyosuna girdi. Eskinin hamamlığı, şimdinin banyosu. İyice soğuk su dökündü. Pazarda fenalık basmasın. Bahçeye indi, Lütfiye’ye seslendi:
“Huu, Lütfiye hadi kız, pazara!”
Sonra eve girdi yeniden. Yavaş yavaş domatesi, zeytini, peyniri çıkardı dolaptan. Çayı koydu. Başka ne alsa? Belki yeni bir nevresim, bir de hem evde oturmaya hem de bahçeye çıkmaya efil efil bir elbise.
“Kız hadisene!”
Nerede kaldı bunak? Kapısız duvardan geçti, Lütfiye’nin eve yöneldi. Kapıyı tıklattı. Ses yok. Göz bebekleri büyüdü, ağzı eğrildi, kolunun tüyleri dikildi. Pencereden içeri baktı, yok.
Kapıyı daha sert vurdu bu defa, açıldı kapı. İçeri girdi, sesi telaşlı, avuçları terli. Düştü mü bayıldı mı kocakarı, o hep bekledikleri gün mü geldi, helvayı Makbule mi kavuracak, çocukları o mu avutacak? Telaşla evi yokladı, bütün odaları kokladı. Yok. Hiçbir yerde yok. Neden sonra oğlanların aldığı cep telefonu geldi aklına. Evine döndü, cep telefonunu buldu, aradı Lütfiye’yi. İlk çalışta açtı kocakarı. Pazardaymış meğer. Niye beni aramadın? Ah, unuttum! Halime’yle gitmişmiş, hadi o da gelsinmiş!
Gelir, özür diler, bak ben aldım ketenleri hadi dikelim, der. Deseydi. Makbule’nin tarafa bakmıyor bile. Yine hırslandı, cinleri perileri tepesinin tasında tepinmeye başladı. Boyunlarının damarlarını şişire şişire söylendiler Makbule’nin kulağına. Yıllarca kocandan yakın bil, çocuklarından bile, bütün ömrünce ahretliğim de ahretliğim de. Kör olası kocakarı!
Telefonu ince sesli kızın türküsüyle titremeye başladı. Evleriniinnn önüüü boyaaalı direeek! Bunu da oğlan ayarladı. Anne, sen bu türküyü çok seversinmiş! Hiç de sevmez. Bu zibidi çocukken hatırlıyormuş da Makbule bu türküyü söylemiş de…
Bir kere diline dolanmıştır Allah bilir. Ellerini dizine bastırarak koltuktan kalktı, telefona uzandı. Serpil’miş.
“Ötekim, ne yapıyorsun?”
“Kuzum, geldin mi?”
Tek eli telefonda, diğeriyle dizini tuta tuta koltuğa geri oturdu. Dudakları yukarı kıvrıldı. Gözlerinin kenarı kırıştı, içi parladı. Anasına çekmedi neyse ki. Dinledi. Bir kez daha tekrarlattı. Anasına alz… ne? Alzaymır teşhisi konmuş. O da neymiş kız? Unutuyormuş her şeyi, daha da unutacakmış. Serpil’i bile hatırlamayacakmış. Gözlerini kıstı. Beni de mi ondan unuttu? Yüreği yumuşar gibi oldu, oldu, aklına geldi.
“Yok kızım senin anan ta kızken ona vermediğim bi’ tas yoğurdu bile der durur hâlâ. Esirgemişim güya!”
Yok öyle değilmiş bu. Hani eskiden bunadı derlermiş ya, onun gibi bir şeymiş. Kafasını geri attı, çenesini çıkardı, inatla “Cık!” dedi Makbule.
“Yok!” dedi tekrar. Domatesleri toplamayı biliyor. Bunasa onu da unuturdu.
Serpil hâlâ konuşuyordu. Bir eliyle beyaz tülbendini düzeltti. Başını sağa sola salladı sertçe.
Tülbendin ucundaki vişneye benzeyen işleri sallandı. Sertçe kesti kızın sözünü.
“Ne domuzdur o. Seni beni gömer merak etme. Naz yapıyordur.”
Geçen gün anasını alıp doktora götürmüş. Öteki’ye de bakmış ama yokmuş evde, telaşlanmasın diye aramamış. Kesin sonucu alayım da öyle haber veririm demiş. Akşama köye gelecekmiş. Artık yalnız kalması mümkün değilmiş Lütfiye’nin. Alır başını gider, bulamazlarmış. Ocağı yakar, yaktığını unuturmuş Allah korusun. Öyle kötü bir hastalıkmış.
Makbule içini çekti, başını sağa sola salladı. Kızı da araya sokmuş, unutturmaya çalışıyor ayıbını. İki başlarına çekip çevirmiyorlar mıydı dünyayı?
“Yok kızım, yok!” dedi. “Bunasa bile unutmaması lâzımdı beni.”
































































































































































































