ZAMAN YOLCULARI BURADA MI?

Elon Musk, uzaya insan taşıyacak aracın tanıtımını yapmıştı geçtiğimiz yıllarda. Evet, doğru anlıyoruz; uzaya insan taşıyacak araç… Dünyanın son zamanlarını yaşadığı ve iklim ile her şeyin daha da kötüye gideceği düşünceleri bazı otoriteler tarafından kabul görmeye başladı. Şaşırmıyoruz tabii ki bu duruma, hoyratça kullandık ve el birliği ile çektik fişini dünyanın. Hayırlı olsun! Üretmeye değil ama üremeye devam edilen şu günlerde, artık başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim derim ben. Dünyayı kurtarmak adına değil bahsettiğim düşünce, onu sadece erteleme çabasına girebiliriz bu saatten sonra. Düşünmemiz gereken çok ama çok küçük bir şey var: Bireysel olarak ne kadar önemliyiz? Soru çok açık olmadı sanıyorum ki, o zaman gelin biz bunu kitaba atıfta bulunarak cevaplayalım.

H. G. Wells bilim kurgu türü kitapları ile okurlarını farklı boyutlara taşıyan kimliğini, Ağrı Dağı Yolcusu Kalmasın adlı kitabında adeta son yolculuğa hazırlıyor.

Hikâye türü bir deneme olarak nitelendirilen kitapta; farklı türler, dünyanın sonunu hazırlayan böcekler ya da zaman yolcusu bulunmuyor. Wells kitabında dünyanın sona ermek üzere olduğunu ve ikinci bir Nuh tufanını oldukça eleştirel bir şekilde anlatıyor. Peki, bu gemiye kimler binebilecek?

Yazının başında sormuş olduğum soru ile bu soru arasında bir fark göremiyorum ben. Hiç düşündünüz mü sizi hangi bulunmaz özelliğinizden dolayı o gemiye/uzay aracına almalılar? Ya da bilinen dünyanın sonu geldiğinde yeni dünya düzeni içerisinde nasıl bir rolünüz olabilir? Tüm canlılardan örnekler alınırken insan türünden nasıl örnekler seçilmeli? Ve en önemlisi bireysel olarak biz, şu evrende ne kadar önemliyiz? İnsanlık binlerce yıldır bu soruların peşinden koştu diyebiliriz. Sonuç olarak kendilerine inanç sistemlerini kurdular, bu inanç sistemlerinin içinde de kendilerine pek önemli roller verdiler.

Bu rollerin neler olduğunu ya da kutsiyetini tartışmayacağız burada. Her birimiz bir şekilde önemli olduğumuzu düşündük ya da düşünüyoruz.

H.G. Wells, Ağrı Dağı Yolcusu Kalmasın adlı eserinde bizleri derinden sarsacak bir kurguyla geliyor. Bu kurguda tüm kutsal kitapların ortak metni yeniden canlanıyor: Nuh Tufanı. Nuh, bu sefer modern zamanda yaşayan bir yazardır. Adı da Nuh Lammock (Nuh’un kutsal kitaplarda adı Lamek oğlu Nuh’tur.). Bir gün evinde yazar tıkanıklığı dediğimiz ilham eksikliğinden mustarip bir şekilde oturur, düşünür ve kendi kendine hayıflanır dururken kapısı çalar. Hizmetçisi Mabel bir koşu giderek ziyaretçisinin bir deli bir kaçkın olduğunun altını çizerek ev sahibine haber verir. Nuh, gelen kişinin kendini Tanrı olarak tanıttığını öğrenince direkt çevredeki akıl hastanelerinin aranması emrini verir.

Bir yandan da merak duygusuna yenik düşen Nuh, kendini alamayıp ziyaretine gelen kişiyle tanışmaya karar verir. Karşısında bembeyaz sakalları, heybetli görünümüyle bir adam durmaktadır. Adam kendisini “Yüce Tanrı” olarak tanıtır.

Nuh Lammock, onda etkileyici bir taraf görür ve onun konuşmasına müsaade verir. Ve ikili uzun bir sohbete girişirler. Nuh Lammock karşısındakinin gerçekten Tanrı olduğuna ikna olduktan sonra kutsal kitaptan atıflarda bulunarak Tanrı’yı sorguya çekmeye başlar. Bu sorgulamanın sonucunda ikili bir anlaşma yapmaya karar verirler. Evet, yeni bir tufan olacaktır fakat bu tufan sonrası kimlerin hayatta kalacağına birlikte modern dünya düzenine göre karar vereceklerdir.

Eserde yer alan kutsal metinler, Hristiyanlık öğretilerinden beslenerek dikkatlice seçilmiş olaylardan oluşur. H.G. Wells, diğer inanışları ve dinleri de ele alarak sosyolojik bir değerlendirmeye başvurur ama asıl konu her zaman Hristiyanlıktır. Hristiyanlığın başından sonuna kadar ne hâle geldiği, insanların dini kullanarak nasıl bir dünya yarattıkları sorgulanır. Aslında metinde sadece dinler de yer almamaktadır. İnsanlığın binlerce yıllık öyküsü de ele alınmaktadır. İnsanlık ne aşamadan sonra bu kadar gaddarlaşabildi sorusu üzerine uzun uzun düşündürür.

Kitabın en vurucu kısmı ise son büyük tufanda inşa edilecek olan gemiye kimlerin binebileceğidir. Bu konu üzerine epeyce uzun bir tartışma yapılır. İdeolojiler, inançlar, inançsızlıklar ve dünyevi tüm düşünceler gözden geçirilir. Ve kesin bir kanıya varamadıklarının farkına varırlar. 20. yy. dünyasında gerçekten kurtarılmaya değecek kimse kalmamış mıdır? Tanrı ve insanın diyalogları şeklinde ele alınabilecek eserde, çarpıcı bir şekilde ele alınan konulardan biri de umuttur. Umut, insanlığa vaat edilen güzel yetilerden biridir. Evet, umut etmek de bir nevi bir yetidir ve insanlık bu sayede yüzlerce yıldır yaşamaya devam edebilmektedir! Ve nihayetinde büyük tufan günü gelir; Tanrı sözünü tutmuş, gözü dönmüş insanlığın sonunu getirmiştir. Eserde bundan sonrası da devam eder. Tanrı bu sefer, yarattığı tufan içerisinde sözcüsü Nuh’u yalnız bırakmamıştır. Ama insan dediğimiz varlık, unutmaya meyillidir. Deyim yerindeyse tarih tekerrür eder ve yine aynı baş kaldırılar ortaya çıkmaya başlar.

Eser H.G. Wells tarafından kendisi tam 74 yaşındayken yazılmıştır.

Günümüzde İthaki Yayınlarından Mert Moralı’nın çevrisi ile dilimize aktarılan eser H.G. Wells’in son eseridir diyebiliriz. Kendisi bu eser yayımlandıktan birkaç sene sonra hayata veda etmiştir (13 Ağustos 1946). Eserde sosyolojik tespitlerin yanı sıra sosyo-kültürel eleştirilere de fazlasıyla yer verilmiştir.

H.G. Wells yeni bir dünya düzeni yaratmak yerine, yeni bir son yarattığı kurgusuyla insanlara şunu tekrar tekrar hatırlatmak istemiştir: Bu dünyada ne kadar önemlisiniz? Geçip giden zaman, yerine gelmeyen hayaller ve sürekli veda edilen durumlarla karşı karşıya kalan insan, aslında her defasında kendi tufanı içerisinde kaybolmaktadır. Bu tufanlardan sonra da elbette güneş doğar ve yeni bir düzen başlamaktadır. Sonun aslında başlangıç olduğu klişesine değinerek yazımızı bitirelim sevgili okur. Buluntu Kutusu’nun son sayısında sizlere bir son kurgusuyla veda ediyoruz. Umarız ki yeniliklere gebe bir son olur bu son. Bilginin ışığı bizimle olsun.