GELEN MESAJ

Sürgün, vücudun bir yerde,

ruhun ise başka bir yerde olmasıdır.

Halil Cibran

Saçlarını topladı. Dağıttı. Topladı yine. Dağıtarak kendi hâline bıraktı sonuncuda. İki yana savurdu.

Yavru bir kanaryanın tedirginliğiyle yaklaştı pencereye. Üzüntüden kuş kadar kalan bedeni ürperdi. İç sıkıntısını belli etmemeye çalışarak derin bir nefes aldı. Sessizce geri verdi. Cam, nefesiyle buğulandı. Buğuyu hohlayarak biraz daha büyüttü. Üzerine işaret parmağıyla kalp ve dudak çizdi.

Camı açtı. Kollarını göğsünde birleştirdi. Çıkmaz sokağı izlemeye başladı. Bugün ilk defa güneşe çıktığını hissetti. Kımıldamadan durdu. Etraf, her zamankinden daha mı aydınlıktı ne? Karla kaplı olduğundan, göz kamaştıran bir parlaklık içindeydi her yer. Sokağa daha önce hiç bu kadar dikkatli bakmamıştı. Tek tük insanlar… Yalnız yürüyenler, adımlarını yanındakine uydurarak birbirine dokunmadan veya yapışık yürümeye çalışan ama kabanları tarafından engellenen çiftler…

Gözleri karşıdaki iri gövdeli çınara takıldı. Telefonuna gelen mesaj sesiyle aynı anda yaprakları titreşti. Güvercinler havalandı dallarından. Orasından burasından iplikler sarkan yamalı kotunun arka cebinden çıkardı, pembe telefonu. Kilit ekranını Ali’nin doğum tarihiyle açtı. Mesajı gördü. “Her şey yolunda mı?” yazısının yanında kırmızı bir gül… “Yolunda, merak etme!” yazdı. Atan kalple kırmızı dudak ekledi yanına. Yeşil oka tıklamasıyla mesaj gitti. Mezhebi ailesine uymadığından babasının görüşmesini yasakladığı delikanlıya…

Ezan okunmaya başladığında canı sıkıldı. O sesi dışarıda bırakmak istedi. Camı kapadı. Bundan sonra zaman genç kız için geçmek bilmedi. Ta ki onu istemeye gelenler, gidene kadar…

Özlem’in gözleri salondaki ahşap masadaydı. Zafer kazanmış gibi duran kibirli madlen çikolata kutusu, mağrur görünen kırmızı gül buketi ve aralarındaki pembe telefonda… İçi ürperdi. Hissettiği, öfkeyle tiksinti karışımı bir duyguydu. Düşüncelere daldı. Yaşadıkları gerçek miydi? Böyle sıkıntılı durumlarda hayal dünyası girerdi devreye. Yine öyle oldu.

Babasının onu telefonun yerine, kutuyla buketin arasına koyduğunu gördü. Janjanlı ambalajında, üzerine kırmızı kurdeleyle fiyonk atılmış, açılmayı bekleyen hediye paketi olarak… O an tek isteği, önce kristal vazoyu kırmak sonra çikolatanın hepsini yiyerek kendini sahte mutluluk hormonuna teslim etmekti. Aklından geçen, “İstediğini yapabilmek illa güce mi bağlı bu hayatta, erkek değilsen özgür olamaz mısın?” düşüncesi sinirlerini iyice bozdu.

Görünmez olsa nasıl olurdu? Dünyaya bu şekilde hiç gelmeseydi keşke. Hayalleri dünyaya sığmayan biri olarak yani… Kaçıp gitmek, sırra kadem basmak istedi o an. “Ne yapıyorum ben burada?” dedi kendine. Kelepçe ve prangalarla tek başına yürüdüğünü canlandırdı hayalinde. Birbirinin aynısı, kutu gibi tek kişilik iki hücre arasındaki karanlık, uzun koridorda. O ıssızlıkta içine işleyen soğukla birlikte yalnızlığını hissetti. Giderek nefes alamadığını… İnadına derin nefesler alıp verdi. Sakinleşti sonunda. Boynundaki kırmızı güllü ipek fuları çekiştirirken yutkundu. Üzerindeki güller en az masadakiler kadar sahte ve yapmacık geldi ona.

Annesine baktı. Kadıncağızın aceleyle ortalığı toplama girişimini, “Yatalım hanım. Geç oldu. Özlem yatmadan toplar,” diyen babası önledi. Ardından kızına dönerek söylendi. “Sen de fazla oyalanma. Evli kadın sayılırsın. Öyle geç vakitlere kadar oturup kitap okumak, film izlemek, aşna fişne yok artık. Seni sağ salim teslim edelim de gerisi kocana kalmış ondan sonra…”

Bakışlarını bir an kızına çeviren kadın, onun yerinde duramadığını fark edince, neyi olduğunu sordu. Özlem, “Bir şeyim yok. Heyecandan… Yorgunum. Siz yatın. Ortalığı toplar, yatarım ben de. Merak etmeyin!” dedi. Telefonu masadan alıp oynamaya başladı. Babasının kızgın bakışlarını üzerinde hissetti. Ter bastı. “Sıcak mı oldu nedir? Şu pencereleri açıp evi havalandırayım da önce. Hadi üşütmeyin. Allah rahatlık versin. Sabah kahvaltıyı hazırlarım,” diyerek telefonu masaya geri bıraktı.

Babası önde annesi arkada, yatak odalarına giderlerken gözleriyle onları takip etti. Eskiden, onu bir yerlere götürsün diye babasına yalvarmaları geldi aklına. Bunu ne zaman istese karşısına duvar gibi çıkan adamın, “Gözün dışarıda mıdır nedir, anlamadım. Seni artık evlendirmek lâzım. Ne yapacaksın şu eksik etek hâlinle sokakta? Kır dizini otur evde! Kız dediğin…” sözleri… Dışarıya yalnız çıkmaya hakları yoktu, evin kadınlarının. Hele sıkı sıkıya örtünmeden asla… Açık havada hep birlikte nefes almaları yeterliydi gerektiğinde. Kızının görüşeceği hatta evleneceği kişiyi seçme hakkı da babasındaydı. Bu seçimde tek belirleyici şey, aynı dinle mezhepten olmaktı.

Telefondan, masanın tahtasına vurarak yayılan vızıltıyla irkildi. İçeriye karasinek girdi tam o sırada. Öyle çok ses çıkarıyordu ki… Annesiyle babası uyanırsa sonuç felaket olurdu. Sineğin peşine düşmeliydi önce ama ilk iş, salonun kapısını örttü. Uzun uğraşlar sonunda, oradan oraya çarptıkça deliren sineği yorarak dışarı çıkardı. Hemen ardından pencereleri kapattı. Bu sırada kulağına artık başka bir vızıltı gelmediğini fark etti. Masaya yaklaştı. Telefonuna… Kilit ekranının şifresini, birkaç denemeden sonra doğru yazabildi. İki cevapsız aramayla gelen bir mesaj vardı. Hepsi aynı kişiden… Geri aramaktan çekindi. Mesaj yazdı. “Birazdan çıkıyorum.” Yanına atan kalple kırmızı dudak koymayı ihmal etmedi.

Elinde telefonla kâğıt, kalem aramaya başladı. Uzun arayışların neticesinde, ucunu en son lisede açtığı kurşun kalemini buldu. Bu evde okumak da zor yazmak da parşömenin icadı bile daha kolay olmuştur herhalde, diye düşünürken kâğıdı da buldu. Oturup hayatını, hayallerini özetleyen, verdiği kararı açıklayan uzun bir not yazdı, annesiyle babasına. İkiye katlayıp masada pembe telefondan boş kalan yere bıraktı. Pahalı madlen çikolata kutusuyla yanındaki kristal vazoda duran gösterişli kırmızı gül buketine fısıltıyla, “Bekleyin bakalım, bekleyin… Daha çok beklersiniz,” dedi. Boğazında topladığı öfkeyi, okkalı bir tükürük yapıp üstlerine savurdu.

Odasına gitti. Soyundu. Önce kırmızı yün çoraplarıyla aynı renk kazağını giydi. Çıkardı onları sonra. Pembeye karar verdi. İçine en gerekli eşyalarıyla, temel ihtiyaçlarını, kitaplarıyla kulaklığını koyduğu sırt çantasını aldı. Telefonu, kotunun arka cebine soktu. Hazırdı artık. Salona geçip etrafı toplamaya girişti. Her şeyi eski haline getirmeye… İşi bitince durdu. Derin bir nefes aldı. Gelenleri dezenfekte etmek istercesine ellerine bolca döktüğü kolonyanın keskin limon kokusunu duydu. Genzinin yanmasıyla gözleri yaşardı.

Kapıdan çıkarken fularını boynundan çözdü. Başörtüsü yaptı, eski alışkanlıkla. Dönüp son kez baktı, doğduğu eve. Sessiz ev, ona yabancı bir soğuklukla karşılık verince rahatladı. Yaptığından emindi artık. İlk kez aldığı karardan… Kabanıyla çizmelerini giydi. Kapıyı çekti usulca.

Nefesini kısa süreliğine tuttu. Dudaklarının arasından bıraktı. Ağlamayacağına söz vermişti kendine. Öyle de yaptı. Hatta annesinin, yeni açmış gül goncası dediği gamzesini yanağına kondurdu zar zor. Kırmızı güllü ipek fuları başından sıyırıp saç örgüleri gibi boynundan iki yana salarken hayatındaki ritüellerin hepsini arkasında bıraktığını düşündü.

Merdivenlerden uçarcasına indi. İki sevgilinin bir an önce kavuşmasını sağlamak için dışarıda onu bekleyen rüzgârın sert kollarına bıraktı kendini. Yokuş aşağı… Bedeni giderek artan bir kuvvetle itiliyor, adımları hızlanıyordu. Ali hep, “Sevdiğinden uzaktaysan sürgündesindir,” derdi. Bu cümle onun için insanın yaratılışının, var ve yok oluşunun açıklaması, başka her şeyi silen tek sözdü. Kafasında bunu sürekli tekrarlayan Ali’nin sesi, etrafındaki diğer sesleri bastırıyordu. Görüntüler de bulanıklaştı bir süre sonra. Sesler kesildi.

Artık tamamen rüzgârın güçlü kollarında hatta içinde, bulutların üstünde olduğu hayaliyle mutluluktan uçuyordu.

Yerçekiminden kurtulduğunu hissetti. Ağırlığının kalmadığını… Kendi kararlarını verecek, ne isterse yapabilecek kadar özgür olduğunu…

Rüzgârın boynundan aldığı ipek fular, kırmızı güllü kanatlarını açarak havalandı.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş