Destanı yazmayı hiç düşünmedim, destan üzerine şiir yazmayı kurdum.
(Melih Cevdet Anday)
Yok olmuş bir uygarlık fikri farklı bir hüzün yaratır bende. Bu uygarlıkların içinde tüm gizemi ve ihtişamı ile tartışmasız üzerine uzun uzun konuşmak istediğim Sümerler olurdu. Muazzez İlmiye Çığ başta olmak üzere birçok Sümerolog tarafından araştırılan ve hâlâ gün yüzüne çıkmayan gizemlerle dolu bir medeniyet. İnsanlık tarihinin en eski uygarlıklarından biri olan Sümerler, günümüzde bilime, dile, toplum yapısına, ekonomiye, tarıma ve hatta dinlere yön veren öncü bir topluluk. Destanlarının çözülmesi hayli zor olsa ve uzun sürse de yaşam şekilleri hakkında yeterli bilgiye ulaşabilmemizi sağlayacak kadar veri var elimizde.
7000 yıl öncesini hayal edebiliyor musunuz? Belli belirsiz imgeler canlanıyor aklımızda, birçoğunu da kitaplarda yer alan tasvirler sayesinde imgeleyebiliyoruz. Nereden geldi bu uygarlık?
Nasıl bu kadar ileri derecede yaşam bilgisine ve becerisine sahiptiler? Geçmişte henüz “medeni” toplumların ortaya çıkmadığı bir dönemde bambaşka bir uygarlık günümüz insanlığına yön verdi. İnsanlığın ilk yazılı eseri olan Gılgamış Destanı ile başlayan üretim süreci, toprağın verimli kullanılmasından yerleşke inşâsına, müziğin ve eğlencenin gelişmesinden günümüzde devam ettirilen dini ritüellere kadar etki alanını genişletmeye devam etti.
M.Ö. 5000’lerde Aşağı Mezopotomya’da ilk ayak izlerine rastlıyoruz. Fakat bu bölgeye nereden ve nasıl geldiklerine dair bir ipucu yok elimizde. Bir rivayete göre doğudan Hindistan’ın İndus yöresinden deniz yoluyla geldikleri ileri sürülüyor. Bunun yanında bir kısım araştırmacılar ise kuzeyden, Kafkasya’dan geldiklerini iddia ediyorlar. Birçok semavi dinin inandığı “Büyük Tufan” sonrası Mezopotamya’ya geldiklerine de inanılıyor. Sadece bu olaylar bile Sümerler hakkında meraklanmamızı sağlıyor aslında. Çünkü insanlığın bilinmezliğe olan tutkusu devreye giriyor.
Gılgamış Destanı’nı okuyorum önce, gözlerimi kapayıp hayal ediyorum bir Sümerli olduğumu. Birçok medeniyetin uzunca bir süre sonra ulaştığı bilgilere vâkıf olduğumu görüyorum. Astronomi ile ilgileniyorum, tanrıçalara sunaklarında adaklar sunuyorum, binlerce yıl sonrasına bırakacağım mirasım için çalışıyorum. Mezopotamya’nın verimli topraklarını keşfediyor belki de İştar* ile sohbet ediyorum. Yok olmuş bir medeniyet demek Sümerler için haksızlık olur. Binlerce yıldır her medeniyetle yeniden hayat buluyor. Olasılığın ötesinde bir şeye inancın anahtarı bir uygarlık bahsettiğimiz; kadim bilgeliğini yalnızca bir gerçeklik olarak kabul etmeyen, bunun da ötesinde bir güce sahip olan…
Bir destandan fazlası sanki Gılgamış; şifrelenmiş bir anlatı, yalnızca bilgeliği dileyenlerin özümseyebildikleri. Anday böyle düşünüyor en azından. Ölümsüzlük Ardında Gılgamış adlı şiirini yazarken Homeros’a, Dante’ye, Goethe’ye başvuruyor. Ancak kendi gibi zihinlerle çözebilir çünkü bu destanı. Gılgamış Destanı’nı ve ardından Anday’ın Gılgamış şiirini okudukça aitlik hissi artıyor zihnimde.
Böyle bir uygarlığın bir parçası olmak isterdim mümkün olsaydı.
İlk adımlarına şahit olmak gibi bir bebeğin, insanlığın ayağa kalkmasına şahit olabilirdim. Kim bilir, belki de Sümerler bir kesimin iddia ettiği gibi uzaydan gelen ileri bir medeniyetti. Yeryüzünde başıboş dolaşan insanlığa yaşamı öğretmeye geldi. Tüm bilgeliğini aktardığı insan da onu tanrılaştırdı. İnsanlar neyi yanlış yorumlamaz ki zaten? Bir uygarlık olabilmek yerine kavimlere bölündü. Sümerlerin hemen ardından Babillerin ve Babil kulelerinin gelmesi tesadüf müydü? Göklere ulaşmaya çalışan insanlık yine birlik olamadı. Yeryüzünde yapabileceklerini görmezden gelip “ilahi” güçler aradılar. Sonuç yine yıkım yine hüsran oldu. İlk uygarlıktan beri değişen şey insanların sosyo-kültürel yapısı değil hayatta kalmak için icat ettikleri araç ve gereçleri oldu.
Ve tufan sonrası neden başladı tüm canlılar,
Acı veren yasalar yeniden, onurlu direnç,
Neden başladı insanın taşıl kemikten sabrı,
Kire bulanmış eski ruhlar verildi yeniden,
Oysa kül olan erdemin ödülü kalmalıydı.
Bir uygarlığın parçası olmak istesem Sümerlerin bir parçası olmak isterdim. Henüz kirlenmemiş zihinlerin, uçsuz bucaksız keşiflerin içinde olmak. Tarihin bir parçası olup binlerce yıl sonra bir sohbete konu olmak. İçinde âdeta soğurulduğumuz şu dünyanın bir sonraki senaryosu ne olur bilinmez. Ama bizden sonra bir uygarlık gelecekse bıraktıklarımızın primitif bir medeniyetin izleri olarak algılanma ihtimali yüksek. Üretimin değil tüketimin içerisinde, birbirinin tekrarı fikirlerle insanlığın sonunu hep birlikte getiriyoruz. Hâlâ vaktimiz varken öğrenmeye devam edelim, bilginin ışığı bizimle olsun!
*İştar: Göğün kraliçesi, aşk doğurganlık ve savaş tanrıçası
































































































































































































