ELEŞTİRİ ISRARI II

Bizde zaman zaman eleştirme, eleştirmeci yokluğundan bahsedilir. Konu ara ara tazelenir, birden ilgi toplar, var diyenler yok diyenler çıkar, tartışmalar bir sonuca varmadan, bir yargıya bağlanmadan, eleştirmenin varlığı yahut yokluğu üstünde anlaşılmadan gevşer, ilginçliğini kaybeder, unutulur. Buraya kadarki ifadeler Turgut Uyar’ın Eleştiri Üzerine başlıklı ve 1957 tarihli yazısından. Tırnak içine almamamın sebebi, bu girişin pekâlâ 2021 yılında yazılan bir yazının girişi olabilmesinde sırıtan hiçbir şeyin olmamasıdır. Yani aradan 64 yıl geçmesine rağmen meselede hiç ilerleme kaydedilmemiş gibidir. Buraya almanın diğer bir nedeni ise Yeni E’nin 2019 tarihli 35. sayısında “Eleştiri Israrı” başlıklı bir yazıyı kaleme aldığımda eleştirinin ve eleştirmenin değeri meselesine, Uyar’ın bu metnini okumadan benzer bağlamda değinmiş olmam. Büsbütün unuttuğum, anımsamadığım bir metinle paralel bir şeyler söyleme ilk başta sevindirici olsa da üzücü de. Zira 62 yıl sonra yazı gereçlerinden, metin bolluğuna, dünyaya, dünyayla ilişkilenme biçimlerinin değiştiği çağa kadar her şeyin bükülüp meselenin aynı kalması bir yana aynı konulara eğilip benzer şeyleri söyleme, onca geçen zamana rağmen, tuhaf.

Bugün veya o zamandan bu yana eleştirmenin giderek daralan alanını, edebiyata duyulan ilgiyle koşut olarak görebiliriz. İlginin azaldığı, çoraklaşıp kurumaya, ekin vermemeye başladığı bir yerde eleştirmenin alanı üzerinde düşünmenin, sanata, mevcut kanona bir müdahale ve kaçış çizgisi yaratacağı beklentisinin naif bir çaba olduğu aşikâr. Bir arz talep meselesi söz konusu. Talebin düşüklüğü, oransal ve niteliksel eksikliği arzı zorlaştırdığı, nadir bulunan bir nesneye, ürün ve hizmete dönüştürdüğü için sarih bir eleştiri zuhur etmiyor, yaygınlaşamıyor. “Önce sanat sonra eleştirme” diyen Uyar’ın cümlesinde sondaj vurduğu yeri bulduğumuzu düşünüyorum böylece. Eleştiriyi doğuran sanattır, eleştirmenin alet edevatını eline veren sanatçıdır, başka bir deyişle. Sanatın zorladığı, gerekli, farz kıldığı sanatçının ve sanatın eksikliği meselenin bir yönü olsa da, sanata aç ve sanatla ilgili bir edebi kamunun niceliksel ve niteliksel yoksunluğu eleştirmenin daralan alanında önemli bir paya sahip. Eleştiri bizde neden yok, söylemi bu yanıyla aslında kendi içinde bir cevabı yüklenmişken, bu cümlenin yükünü omuzlama veya indirip içinde neler olduğuna bakma kudretinden, cesaretinden bir yoksunluğun ileri gelmesi mevzu bahis ve böyle olduğu için de talebin aslında sahici bir zeminden tezahür etmediği muhakkak. Mevcut olan doğrultusunda, bir eleştirinin ve eleştirmenin olduğu söylenebilir böylelikle.

Ataç’ın “bir tenkitçinin bir yandan da bir tarihçi olması gerekir” sözü, eseri zamanın içinde ve zamanı da eserin içinde bulma, “bağını sormadan üzümü yiyemeyen adam” olma gerekliliğiyle eleştirmeni tanımlaması, değişen ve dönüşen beğeni ölçütlerini bilip, görüp masaya yatırması ancak ve ancak bir esere değer biçebilmenin ön koşulu olarak görmesi bu anlamda çarpıcıdır. Hangi anlamda? Bu, talep eden okurun, eleştiriyi ve dolayısıyla bir eserin yansıttığına fener tutmayı talep eden okurun sağduyusudur da bir bakıma.

Burada görünür olan şey, eleştirinin geçmişten farklı olarak bugün eleştirmenin, kuram olmadan da metni anladığını düşünmesidir. Eskiden sanatın eleştiriye bağımlılığı, sanatın “açıklama ihtiyacı”ndan ileri gelmekteydi. Sanatın, şiirin başkalarına erişimin zor olmasıyla ilişkilenir bu durum. Ama öte yandan kuram, bir propaganda veya reklam olarak iş görürdü eskiden. Kuramcı, eleştirmen sanat eseri üretildikten sonra ortaya çıkar ve sanat eserini kuşkucu ve şaşkın izleyici kitlesine açıklardı. Bir bakıma kuramcı ya da eleştirmen sanata, esere meşruiyet kazandırırdı bu yönüyle. Postmodern, akışın varolduğu dönemde ise genel izleyici kendi devrinin sanatıyla, kuramcı ve eleştirmene ihtiyaç duymadan, barışık gibidir.

Eleştirinin mevcut durumda, akışkan modern dönemde ya da ne dersek diyelim bu döneme, bakir bir alanı oluşturduğu söylentisiyle edebi metnin nicelik olarak giderek çoğalması arasında da bir korelasyon var. Akışın hızlandığı, kitap yayınlamanın kolaylaştığı bu süreçte bir eleştirmenin çağın metinlerine dair bütünlüklü bir analiz geliştirmesi, iyi metni kötü metinden araklaması akışın da etkisiyle çok mümkün değil. Ama öte yandan, kolayca üstünden atlayacağımız bir mesele olmayan sanatın ve eleştirinin değeri meselesi var. Nitekim mevcut edebi kamuda üretilen metinlerin niteliğiyle koşut bir eleştirmen ve eleştiri varlığını sürdürüyor. Büyük eleştirmeni doğuran nitelikli edebiyattan yoksunuz denilebilir mi? Buna yukarıda söylediğim nitelik olarak büsbütün çağın metinlerini takip etmenin zorluğunu eklediğimizde olumlu bir cevap vermek zor. Keza aynı sebepten olumsuz bir cevap vermek de. Fakat yürüdüğümüz yolu somutlaştırmak adına bir örnek verelim. Orhan Koçak -eleştiri konusunda sıkça adı zikredilen bir isim olması hasebiyle- eleştiriye dair ürünlerini verdiği döneme sosyolojik bir zeminden bakınca, sanata değer veren ve eleştiriyi talep eden bir izler kitle söz konusu; bununla bağlantılı olarak da güçlü metinlerin varlığı. Bugün eleştirmenin aklına başvurmak isteyen, eleştiri yazılarını takip eden insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Edebi kamuya baktığımızda eleştiri metinleriyle gündeme gelen ve izler kitlesi olan insan sayısı neredeyse yok. Sanatla ilgilenen sıradan okurun beklentileri de burada önem kazanıyor. Sanatın alıcısının azaldığı yerde, elindeki metnin değeri konusunda okuyucu eleştirmene başvurmak yerine, kitabı paylaşıp geçiyor. Akışın hızı karşısında bir anda görünüp kaybolan yorumlar, paylaşımlar. Gönüllü olarak bir metne ışık tutan, onu kabuğundan ayıran eleştiriye denk gelmememizin bir diğer sebebi okurun bu akışta kendini eleştirmen olarak kodlaması. Bkz: influencer örneği. Böylece edebi kamunun içine girme isteği.

Ama yazının başındaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, bu satırlar belki kırk yıl sonra bu konuda yazılacak bir yazının içine yedirildiğinde hiçbir şekilde sırıtmayacağıdır. Meselenin hiç eskimeyecek olması bir yana, sanatçıya kendinden başka hiçbir kimse yararlı olmayacaktır. Dolayısıyla bu yazıyı Uyar’ın bir cümlesiyle bitirdiğimizde hiçbir sorunun olmayacağı gibi: “Önce sanatçılarımız. Eleştirmeciler nasıl olsa gelecek ardından. Bir büyük eleştirmecinin çıkıp da sanatçılarımızı da büyütmesini beklersek boşuna bekleriz.”