KAHVELER MEYDANI

Tanrı “Çıplak olduğunu sana kim söyledi” diye sordu. / Yaratılış 3:11

İncirin tepesinden bir ıslık yükseldi. Tüylü yapraklara çarparak ağır kokuya karıştı, duyulmadı, ama durmadı da… Yalnızca göğe söyleniyormuşçasına boşlukta sekerek ses aldı ıslık: Bir yavaşlayıp bir palazlanarak uzadı, öylece sokağa aktı.

Orta Hakkı, sağ ayağını önde tutarak, sıralı misketler gibi duran kıraathanelerin ilkinden çıkmış; tahta masalardan yükselen taş seslerine, fıştlara, füplere ve cümle küfre ensesini dönerek, kaygılı insanlara özgü boş bakışlarla eve yol alıyordu. Alnının çatında iki damla… Sola döndü. Bir yandan yürüyor, bir yandan da söyleniyordu. “Buranın hâlı, kokusu, dostluğu bir başka.” Kendini sağlıklı hissederek attığı adımlar, yanından hızla geçen köy minibüsünün selam niyetine çaldığı kornayla bir perde misali titremişti ama o, avuç içinde damla damla tere dönüşen korkusunu saklayarak selamını da vermişti belirli belirsiz.

Henüz beş adım ilerleyebilmişti ki durdu. Her gün arşınladığı toprak yolu yadırgarcasına tükürdü yere doğru. Birden gözlendiği duygusuyla göğe baktı. İkindi vakti gökte yıldız arar gibi bir hâli vardı ama gök ıssız, sıcak, yarıldı yarılacak… Toprağı eşeledi, tekrar yola koyuldu. Tahta bacağı da zorluk çıkarıyordu. “Körolmayasıca”. O, incire yaklaştıkça ıslığın sesi soluğu kesiliyor; tökezliyor, bitkin bitkin tütüyordu meydanda. Koca incirin önünde adımlarken ıslığı duymadı bu yüzden. Ağzından sarkan nefesi kesik. Gözleri buğulu.

“Hatice ne yemek yaptı ola? Aramadı, sormadı da deli karı. Ali’yi de bulmalı, dövüş hazırlığındadır yine. Dam akıtır. Harcını ben kararım, işi ne, sıvasın o da.” Neden sonra ikinci kıraathanenin önüne gelince duraksayıp, avludaki tahta masalara kurulmuş gençleri süzdü gözlerini kısarak. Buradan yükselen taş seslerini, füpleri, gevrek gülüşleri, fazla toy fazla yabancı buldu da yüzünü ciddiyete dağladı: “Uyuz domuzlar. Bir işin elinden tutsanız ya, babayızın canı can değil mi?”

Otuz iki yıllık incir ağacı, iki kıraathaneye de neredeyse eşit mesafededir. Mizan terazisinin kefeleri gibi bazen bir yana bazen diğer yana doğru eğildiği söylenir. Heyhat! Geniş gövdesi ta kalın dallarına değin göz göz çiziklerle bezeli. Köydeki delikanlılar, sevdalarını kazıdıkları vakit ak ak ağlayan bu incire çaput yerine sıska isyanlarını bağlamışlardır. O isyanın sütüne de sadece karıncalar kulak kabartır. Bu canlılığına rağmen neden yemiş vermediği bilinmez. Hiç kimse senden meyve yemesin diyen asi kurtarıcıyı dinler gibidir hâli. Kimi yaşını, kimi toprağı, kimi de meydandaki dilleri suçlar. “Yalan, dolan, küfür, yemişi küstürür.” Gölgesi de kokusu kadar ağır olan incir ağacı oradadır. İki kıraathanenin arasında, pürüzsüz gökte asılı kalmış bir bulut gibi dikilir. Bazen, gecenin bir vakti, yolunu şaşırmış sarhoşların gözüne peri kızı olarak da gözükür. Ama ne yer ile göğü birbirine bağlar ne de altında bilginler aydınlanmıştır. Ulvi görevlere yüksünür.

Kuşlar üzerinde dillensin diye oradadır sanki. Gölgesi, her iki kıraathaneyi de sırayla tepsin; çocuklar, dallarını perdeleyen ve her daim ayıbı gizleyen geniş yapraklarının ardında gözden yitip, ıslık tüttürürsün diye oradadır.

Yürüyor. Alnı boncuk boncuk ter. Bu yol bitmez, diye geçiriyor içinden. “Yok, yok biter.” Islık bir yılan gibi peşinde: Ara ara duraksayarak başını kaldırıyor; incelip kalınlaşıyor, bir sıklaşıp bir gevşiyor. Farkında değil. Yol üstünde bir gölgelik arıyor gözleri. “Yumurta paralarını gider yatırır bu şimdi.” Almalı. Elinden çekip almalı ama beş yaşında çocuk da değil ki… Kovduydu. Yine kovar. Küsüp, iki hafta ortalardan kaybolduydu bir de. Gururu da var. Cibileri yemle desen yemlemez ama. Gel oğlum şuraya yenice tel kümes yapalım; yapmaz. Okumadı da. Kafası basmaz. Anası etti bunu böyle. Ağam yukarı, paşam aşağı.
Salak karı.

Bir keresinde kendisini de taktıydı ya peşine: “Baba Allah’ıma kitabıma, bir kere gel, kırma…” Gitmişlerdi. Ta köyün dışında bir baraka. Mavi brandalı, içerisi ışıklı mışıklı. Kör oldum sandıydı aydınlıkta. Yerde iki tane eski halı. Bir de ses. Curcuna. İmam da oradaydı, görmeze vermişti. Kanlar içindeki sıska horozlardan tekinin gagası fırt diye koptuğunda kusası gelip tövbe çektiydi: “Allah tövbe, yarabbi tövbe.” Ne olduysa ondan sonra olmuştu. Islığı duyunca. Köylü de orada öğrenmişti. Dilden dile, pencereden pencereye. İnsan ne lafı ne de rüzgarı….

Islık, Orta Hakkı’yı, ikinci kıraathanenin tam beş adım ilerisinde yakaladı. Tenine diken diken battı; gönlüne dokundu, hâl hatır sordu. Sonra tuttu, onun ağır adımlarını sarıp sarmalayarak dur etti. Panzehiri yalnızca masallarda kalmış bir zehre tutulmuşçasına zangırdamaya başladı Orta Hakkı bunun üzerine. Gördüğü yerde elmaya karşı koyamadığı gibi ıslığa da kayıtsız kalamadı elleri. Kolları zangır zangır titredi, geniş alnı ter boşandı öylece. Kalın parmakları belindeki uçkura yöneldi ve bir dakika düşünmeksizin, tek hareketle, kumaş tumanını alaşağı etti.

Niyazi ve Purço, ıslığın halatlarını dillerinden salmış; Orta Hakkı’nın yol kenarındaki yersiz çıplaklığına gülüyor, bir yandan da birbirlerini dürtüyorlardı. Bulundukları yerden yalnızca kara bir baldır görünüyordu oysa. Öfke diye bildikleri tek şey kavga ise oyun diye bildikleri şey de böcek dövüştürmek ve bu elli iki yaşındaki adamın tikini gıdıklamaktı.

Oyunun, dayağa cilvesini biliyorlardı bilmesine ama riski baştan göze alıyor; dayak falının son yaprağını her zaman muzip gülüşlerinin berisinde saklıyorlardı. Tuğlaları görünen köhne duvarlar, çöp kutularının arkaları ve yalak kenarları uygun sığınak değildi. Orta Hakkı bu! Kısa boyu, topal bacağı ve cılız bileklerini gören gücüne kani olmazdı elbet ama geniş ve perdeliydi elleri. Artık solgun bakan ela gözlerinde ise sahip olduğu cesaretten iz yoktu. Kendisiyle uğraşanı yakalarsa eğer; dün nasılsa bugün de dini, imanı ve şerefi dilinin ucunda tutarak patlatıverirdi. Bir keresinde Purço yakalanıp da dayak yedi diye ona gülünce Niyazi; bozuşmuşlardı. Uzunca… Niyazi’ye araba çarpıp bileği çatladığında ise alçıya “ödeştik” yazmıştı Purço. Hastane odasında… Barışmışlardı hemen. Derken, öfkesini yitirmiş rüzgar gibi dindi çocukların kahkahaları. Aynı dalda, önce düşsün diye birbirini dürten, iki yemiş oldular. Sıkı sıkıya kavradıkları dallara dadanan kırmızı karıncaları önce aşağıya ardından birbirlerine atmaya başladılar. Az daha kavgaya tutuşuyorlardı. Neden sonra ellerini ağızlarına götürüp, yarışırcasına bir hırsla, kuş sesleri çıkarmaya koyuldular.

İkinci kıraathaneden uzun sıska bir genç, dik durmakta zorlanarak, koşa koşa Orta Hakkı’nın yanına vardı ve onun inmiş tumanını tuttuğu gibi yukarı kaldırdı. Suratı bozuk. Etrafı kolaçan ederken “Aman gözünü seveyim hede!” dedi. “Ortalık yerde, tövbe estağfurullah… Bilirim tutamazsın kendini de sokakta etmeyiver bari.” Gencin yüzüne bakamayan Orta Hakkı, sönen ıslıkla beraber, zaafının buğusuda zihninden doğrulunca bastı küfrü meydana: “İt dölleri, çıkın çıkın çıkasıcalar…” Şimdi avurtlarında al al mahcubiyet. Artan sesinin kuvvetiyle uzayan küfürleri, garip kuş seslerine karışıp, kahveler meydanına koyu bir yağmur bulutu gibi indi: “Pezevengin evlatları, dudaklarını azılı ölüm dikesiceler. Ulan… Ulan bir yakalasam tüyü bitmemiş demicem, basıcam zopayı it oğlu itlere ya!”

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş