Salih’in yemek randevusu umduğundan da iyi geçmişti. Şehrin hemen dışındaki lüks restoranda, antrenörü Tarık Hoca’sıyla beraber katıldığı bu yemekte sponsor temsilcileriyle hayalini kurduğu sözleşmeyi imzalamıştı. Bu sözleşme ona hayatında şimdiye dek görmediği kadar para ve çeşitli imkânlar sağlayacaktı. Belki de dünyanın en iyi balık adamı olma fırsatının kapılarını açacaktı.
Temsilciler gittikten sonra Salih ve Tarık Hoca geceye devam ederek beraber kutlama yaptılar. Tarık Hoca kendisi içmese de, bu geceye istisna yaparak Salih’e hiç karışmadı ve sporcu diyetini bozmasına izin verdi. Biraz eğlenmeyi sonuna kadar hak ettiğini düşünüyordu. Bu azimli genç tüm kariyeri boyunca yetiştirdiği en yetenekli öğrenciydi. Hem onunla hem kendisiyle haklı bir gurur duyuyordu.
Çakır keyif kıvamındaki Salih, dönüş yolunda arabayı süren hocasını durdurabilmek için fırsat kolluyordu.
— Hocam ya acayip sıkıştım. Şu ormanlık alanda biraz durabilir miyiz?
Babacan tavrıyla gülümsedi Tarık Hoca.
— Evlat artık profesyonel sporculuğa adım attın ama hala etrafa çöğdürmeyi düşünüyorsun.
— Hocam vallahi çok fenayım, yoksa aklımdan bile geçmez yani.
Tarık Hoca hızı düşürdü ve sağa çekerek yol kenarında yavaşça durdu.
— Hadi çabuk ol, burada bekliyorum.
— Tamam hocam, hemen dönerim, diyerek araçtan fırladı Salih.
Sendeleye sendeleye ağaçların başladığı yerden ormana daldı. Karanlık orman buram buram çam kokuyordu. Yoldan iyice uzaklaşmak için karanlığın içinde kaybolana kadar yürüdü. Dönüp arkasına baktı. Caddenin ışıkları güç bela görünüyordu. Yeterince uzaklaştığına kanaat getirdi. Rahatladıktan sonra pantolonunu topluyordu ki bir sağa bir sola savruldu. Bir ağacın gövdesine tutunarak son anda dengesini buldu. Başını iki yana salladı.
Ağır adımlarla yürümeye başladı. Kuru yapraklar ayaklarının altında hışırdıyordu. Cılız ay ışığında, sonbaharın o masalsı renklerine haiz olan sarılı, turunculu, kahverengili yaprakları izleye izleye ilerlerken aklına gündüz vakti kanepede uyukladığı sırada gördüğü o tuhaf rüya geldi; hala etkisinden kurtulamamıştı. Ne acayip bir rüyaydı o öyle! Şurası kesindi ki, hayatı boyunca gördüğü en güzel rüyaydı. Uyandığında derin bir hayal kırıklığına uğramıştı. Gerçek olması için her şeyini verirdi. Nefesini tutmak zorunda kalmadan sonsuza dek suda yaşayabilmek muazzam bir şey olurdu.
Derken, attığı her adımda bir gariplik fark etmeye başladı Salih. Ayakları kendisine ait değil gibiydi. Her baktığında perdeli ayaklar görüyordu. Gözlerini ovuşturdu. Kafasını kaldırıp adımlarını hızlandırdı. Aniden durdu. Bakışlarını yavaş yavaş ayaklarına kaydırdı. Spor ayakkabılarını görünce rahatladı. Ancak tekrar yürümeye başladığında bir şeylerin ters gittiğini anladı. Değişen ayakları değil, yürüdüğü yoldu. Aniden bastıran bir korku seliyle kendi etrafında dönmeye başladı. Her yöne bakıyor ama caddenin ışıklarını bir türlü göremiyordu. Ceplerini yokladı ama telefonu yanında değildi, arabanın koltuğuna düşmüş olmalıydı.
Gelişigüzel koşturmaya başladı; biraz ileri doğru koştu, sonra vazgeçti. Arkasına dönüp koşmaya başladı. Durdu. Bir an sağ tarafından koşmaya başladıysa da tekrar durdu. Nefes alışı sıklaştı. Kasvetli orman etrafında dönüyor gibiydi. Olduğu yere çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Aklını toparlamaya çalıştı. Bir türlü emin olamıyordu. Yön tayinini kaybetmişti. Nasıl olup da yolunu kaybettiğini bir türlü anlayamıyordu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Ağaçların arasından sızan ay ışığı, dev bir sorgu odasındaymış gibi sadece kendi üzerine vuruyordu. Tepeleri gökyüzünde birleşen ağaçlar da kendisini sorguya çeken gaddar polislere benziyordu. Nereden estiği belirsiz bir rüzgâr saçlarını savurdu. Yerdeki yapraklar havalandı. Havada dans edip daire çizmeye başladılar. Hemen sonra geldiği hızla kayboldu rüzgâr. Yapraklar salına salına yere düşerken arka planda, karanlığın içinde parlayan bir çift göz belirdi. Ani bir refleksle kıç üstü geriledi Salih. Tepeden tırnağa ürperdi. Yapraklar tamamen toprağa döndüğünde gözler gitmişti. Ayaklanıp koşmaya başladı. Şuursuzca hangi yöne gittiğini bilmeden koşuyor, bir yandan da bağırıyordu:
— Tarık Hocam, Tarık Hocam…
Koştu, koştu, koştu…
Sonunda yoruldu ve kendini yere bıraktı. Soluklanırken kendi kendine hayıflanıyordu; metrelerce derinlere dalan cesur Salih neredeydi? Denizlerin o ıssız derinliklerinde kendini bir kez bile kaybolmuş hissetmemişti ancak şimdi bir ormanın derinliklerinde kaybolduğunu hissediyordu. Aslında sebebi belliydi; burası onun yeri değildi, onun güvenli ortamı suyun olduğu yerdi. En karanlık dehlizlerde rahatça yüzebilen adam, şu an ağaç denizinde yüzmeyi beceremiyordu. Başını sertçe iki yana salladı, yüzünü ovuşturdu. Tekrar ayaklandı.
Şimdi daha sakin bir şekilde yürüyordu. Bir ışık belirtisi görebilmek için gözünü dört açıyor, tüm seslere kulak kabartıyordu. Hocasının kendisini arayan sesini duymayı umuyordu ancak onun yerine bir baykuşun uğursuz ötüşünü duydu. Tuhaf bir kuş sesi daha onu izledi. Daha önce hiç duymadığı, katlanılamayacak derecede kulak tırmalayıcı bir kuş sesiydi bu. Görünmez bir matkap bir kulağından girip diğerinden çıkıyor gibiydi. Kulaklarını tıkayarak yürümeye çalıştı. Üzerine bastığı kuru bir dal çatırdadı. O anda bir kanat çırpması duyuldu. Salih irkildi. Olduğu yerde donup kaldı. Ortalığa aniden bir ölüm sessizliği çöktü. Ne rüzgârın ne de bir hayvanın sesi duyuluyordu. Buna rağmen kıpırdamaya korkuyordu. Uzun süredir nefesini tuttuğunu fark etti. Nefesini salıp bir adım attı. O anda yüzlerce kanat çırpması gecenin sessizliğini yırttı. Uçan gölgeler tepesine üşüştü. Birbirleriyle kenetlenmiş gibi etrafını sarmaya başladılar. Bir başka âleme ait sesleriyle de ona işkence ediyorlardı. Kıyamet kopuyor gibiydi. Bunlar da cehennem zebanileriydi. Yüzüstü yere uzanıp başını kollarının arasına aldı. Korkunç sesleri bastırabilmek için avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. Ses telleri yıpranana kadar bağırdı. Sesler o kadar dayanılmazdı ki “Artık beni yeseler de kurtulsam,” diye düşünüyordu. Sonunda bağırmaktan sesi kısıldı. Aynı anda tepesindeki sesler de sustu. Hemen yanında “pat” diye bir ses duydu. Kafasını çevirip de bakmaya cesaret edemedi. Bir kez daha aynı ses geldi. Bir daha, bir daha…
Pat, pat, pat…
Sonunda başını çevirip ürkek gözlerle etrafına bakındı. Karanlığın içinde gökten yağmur gibi yağan yaratıklar görüyordu. Bir şekilde ölüp yere düşüyorlardı. Neler olduğuna anlam vermeye çalışırken bir tanesini eline almaya cesaret etti. Gördüğü şey karşısında nutku tutuldu. Elinde tuttuğu yaratık; ağzını bir açıp bir kapayan, simsiyah bir balıktı. Başı dönmeye başladı. Sırtüstü yıkıldı.
































































































































































































