Dudağımın ucunda mırıl mırıl bir türkü, elimde takım çantasıyla girdim elektrikçi dükkânına. Köşedeki masasında kaşları yorgun, kirpikleri aralıklı, alnında anlayışlı kırışıklıklarıyla Süleyman Abi. Tek yuvalı kasetçalarda Ruhi Su söylüyor: “Zahit bizi tan eyleme…”. Sırtını, paslı raflarda duran kırmızılı mavili kablolara, tozlu duylara, kirli beyaz prizlere vermiş. Önündeki uçları kıvrık, derisi soyuk deftere çizgiler çiziyor. Belki de o uzak, yıllar var görmediği kaçak kardeşine bir yol eyliyor. Onu öyle, o defterin önünde duyarlılığını ve özlemini çizgilere kıstırıp, dışa sızdırmaz gördükçe, içimden bir ağlamak geliyor ya…
Yıllar var beni de kendine benzeteli. İçli, suskun, ağlamağa gönüllü…
Dükkâna girdiğimin ayırdına varınca usul usul kaldırıyor başını defterden:
“Hah, geldin mi Kar’oğlan?”
Adımı başka türlü ünlemesi kabil değil. Beni yanına, bu dükkâna aldığından beri adım bu: “Kar’oğlan”. “Bi’ çay iç, soluklan; sonra da şu adrese gidiver!” diyor.
Köşedeki eski apartmana yeni taşınanlar varmış, ufak tefek arızalar giderilecekmiş, “Hallediver!”.
Ben çayımı içerken kaseti değiştirdi. Sümeyra Çakır okuyor: “Kırmızı gül demet demet…”. Türkünün sıcaklığı akıyor parmaklarına; çizdiği çizgiler bulut bulut, dalga dalga çoğalıyor. Önceleri de gamlı gamlı susardı ya, kardeşi kaçağa düştüğünden beri gökyüzüne de bakmaz oldu Süleyman Abi. İçimden, “Kalk, git!” diyorum, “Kalk git Kar’oğlan, bu adam seni tevekkeli ağlatacak.”. Takım çantasını tertipleyip, adresi alıp, çıkıyorum. Süleyman Abi’nin eğik, karakterli yazısıyla Firdevs Apt. kat 3 daire 6…
Bir adam karşılıyor beni dairenin kapısında. Bir zamanlar kumral olan saçları kır düşmüş, omuzları çökük, elleri sıcak… Yüzünde hassas insanlara özgü bir dalgınlık… Kucağında esmer, tostoparlak bir kız çocuğu, gözleri kehribar damlası. Tek tek, tane tane söyleyip gösteriyor arızaları. Gömleğinin yakası eprimiş, ceketi bedenine bol.
Dökük bir apartman burası, pencere pervazları hâlâ ahşap doğrama, duvarlar üstünkörü boyanmış, rutubet almış yürümüş. Evin içindeki eşyalar yorgun, dağınık. Derindeki odalardan birinden tazecik, süzgün bir çocuk ağlaması geliyor. Kulak kabarttığımı anlayınca “Anası…” diyor, “Ufaklığın altını değiştiriyor da…”. İşe başlayacağım vakit karıncalanıyor adamın yüzü, parmakları pantolon cebinin kenarlarında. Dayanamayıp soruyor: “Kaça olur, ustam?”. “Hallederiz abi!” diyorum, “Sıkma canını.”. Suratında bir sıkıntıyı hafifletmenin yarı aydınlığını yakalıyorum.
İşi bitirdim sayılır, şu birkaç prizi de halletti miydim gerisi kolay. Yalnız acıktım. Ama açlıktan öte çaysadım. O daha mühim. Şöyle şu esmer kız çocuğunun zifir saçları gibi demli bir çay olsa da içsem diye düşünürken elinde çay tepsisiyle giriyor içeri adamın karısı. Kırmızılığı solmuş uzun kollu gömleği boynuna kadar ilikli, saçları çözük. Uzun, bileklerine kadar inen eteğinde çamaşır suyu lekesi… Yüzünde tanıdık bir eski zaman türküsü yuvalanmış. Biraz daha dikkatle baksam sanki o eski, yitik türküyü yeniden dinleyeceğim gibi geliyor bana. Fakat yanlış anlaşılırım diyerekten eğiyorum başımı.
Kadın mutfağa dönüyor, türkü uzaklaşıyor. Adam sigara uzatıyor, alıyorum. Laf lafı bir türlü açamıyor. İkimiz de yanan sigaralarımızın dumanına doğru susuyoruz. Esmer kız çocuğu karşımda, babasının kucağında. Dikkatle bakıyorum çocuğa, baktıkça az önceki türkü yakınlaşıyor. Bir benzerlik var diyorum, şimdiyle geçmiş arasında kayıp bir gölgenin yakınlığı… Bir yaşanmışlığın sıcak, sımsıcak anısı… O benzerliği kavrayınca kıyım kıyım oluyor içim. Ona baktığımı anlayınca başını babasının göğsüne gömüyor. Çocuğa gözlerimle gülümsüyorum.
Kadın ikinci çayları getirdiğinde çayı tepsiden almak için başımı kaldırıyorum. Önce geniş, engebesiz alnını görüyorum. Sonra birbirine sımsıkı bitişik kirpiklerini, yüzüne esrik bir hava veren gözlerini, daha sonra da dudağının kenarından seslenen bir yarayı… Yarayı görünce kalbimin cızları titreşiyor. Dilimin ucundaki o eski zaman türküsü kalkıp yürüyor: “Yenice yolları bükülür gider. / Zülüf ak gerdana dökülür gider.”.
Ama yine de emin değilim. O mu değil mi? Çok yıl geçmiş aradan. Süleyman Abi’ye denk gelmeden öncesi. Adını sorabileydim diye düşünüyorum. Ya da nereli olduğunu…
Yüzünde beni tanıdığını imleyen bir tek mimik sezebilseydim sorardım belki. Soramadım. Hem kocası ne der, ne düşünür? Hem yakışık da almaz, elin kadınına… Sormamak daha iyi.
Kadın mutfağa geçiyor, kocası da peşinden müsaade istiyor. “Keyfine bak, ustam. Ev senin.” deyip, kadının ardı sıra gidiyor. Yeni bir sigara yakıyorum. İlk nefesi çekip dumanı uzun süre ciğerlerimde tuttuktan sonra dudaklarımdan azar azar salıyorum. Yüzüm lacivert sislerin içinde kayboluyor. Yaşamasız çocukluğumun bende iz bırakan kesitlerine doğru bir yolculuğa hazırlanıyorum. O yolculuğa ilk adım, hayli zor. Gidilecek zamanlar tekinsiz çünkü. Üstelik ya o değilse tedirginliği de var üstümde. Sonra, “Olsun…” diyorum, “O olmasa da olur, biz içimizdeki hatırata selam duralım da…”.
O mu bizi bulmuştu yoksa biz mi ona rastlamıştık, bilmiyorum. Sanki yıllardır aramızda yaşıyormuş gibi bir gece cılız omuzlarına attığı kirli, yırtık battaniyesiyle gecenin karanlığından sıyrılıp alışık olduğumuz bir kokuyla çembere dâhil olmuştu. Önceleri çekindik, tetik durduk. Kimimiz dilinin altındaki jiletiyle, kimimiz göt cebindeki sustalısıyla alestaydık. Bizden üç yaş büyüktü. Adım Nazê demişti ya, doğrusu neydi hiçbirimiz umursamamıştık. Sonuçta sokaklarda yaşayanlar olarak adsız ve kimsesizdik. Esmerliğin ve kırık cümlelerin suç sayıldığı bir yerden geldiğini söyledi ya, tınmadık. Çünkü bizim gözlerimiz gibi kalbimiz de karaydı ve her şeye alışkındık. Anlatıyordu. “Kaçtım…” diyordu, “Babamın kemerinden, annemin maşasından kaçtım. Abim vardı, gözleri sımsıcak, parmakları saçımda bir yayla serinliği, bir o vardı. O da bir küskünlüğü yüklenip uzaklara gitti.” Birebir böyle mi söylemişti yoksa ben Süleyman abinin sözlerini mi devşiriyorum şu an, pek emin değilim. “Kıvrılır yatarım aranızda.” demişti. Kıvrılmıştı da aramıza.
Gündüzleri görmezdik onu. Sabah olunca ekibin o hariç tamamı şehrin içlerine, trafik ışıklarının yamacına, zabıtası az caddelere dağılıverirdik. Akşam olunca elimizde şeffaf torbalarda balilerimiz, cebimizde üç beş kuruşla damlardık mekâna. Karanlığa ve birbirimize sokulup tavşan uykusunda dalar giderdik. Ara sıra çükü buruşuk sübyancılar, adi hırsızlar, cüssesine güvenen soysuzlar, Nazê’ye çökmek isteyenler tebelleş olurlardı. En başta Nazê atılırdı öne.
Dilinde karanlık, kuburdan çıkma küfürler, parmaklarının arasında şimşek keskinliğindeki falçatasıyla…
Kimseyi yaklaştırmazdı kendisine. Kasıkları, istemediğine jilet çukuruydu. Yalnızca biz, dört sokak çocuğu… Koyun koyunaydık. Her gece birimizi çekerdi battaniyesinin altına. Kafalarımız trilyon olurdu çoğunluk. Balinin uyuşturduğu kafamız, baygın gözlerimiz ve çocukluğun meraklı devinimleriyle kirin, kokunun, tozun toprağın ortasında debelenirdik. Kaç kez rahmini kazımış, kendisi bile hatırlamazdı. Söylediğine göre kazıma işini de otoban orospularından bellemiş.
Bazen dalar dalar giderdi. Günlerce hiçbirimizle konuşmaz, içine içine susardı. Sonra birden hiçbir şey olmamış gibi delimsirek bir edayla konuşmaya başlardı. Susturabilene aşk olsundu.
Günlerden bir gün esnaftan mı, evlerden mi nereden bilmiyorum. Şikâyette bulunmuşlar bizden için. Berduşlar yuvalandı buralara, rahatsız oluyoruz diyerekten… Gündüzleyin basmışlar kuytuyu, Nazê yalnızken. Polisler götürmeye çalışmışlar fakat falçatasının gölgesine yetişememişler. Doğramış kollarını, boynunu.
Falçatayı boynuna vururken dudağının kenarını da dolaşmış. “Uğraşılmaz bu deliyle!” deyip basıp gitmişler. Mekâna gittiğimizde kollarını ve boynunu paçavralara sarmış, dudağının üstüne de kirli bir yara bandı yapıştırmış; parmaklarının arasına da kıstırmış sigarasını, yarı deli gülümsüyordu. Sonra ne zaman gözlerim boynundaki faça izlerine değse başımı boynuna gömme isteğiyle ölekalırdım.
O vakitler kalbimizin karası çözülmüş ve biz çok alışmıştık Nazê’ye. Çoğumuzun bilmediği ablası, siktiriboktan şeylere gülüştüğü arkadaşı, parmakları arasına sıkıştırdığı falçatasıyla hamisiydi. En birincisi de sevgilimizdi. Bizi terk ettiğini fark ettiğimizde içimizdeki yalınayak, korkusuz çocuklar birer birer öldü. Kendimizi biçare, bir kez daha anasız babasız ve ölesiye yalnız hissetmiş, bir daha da imine timine rastlamamıştık.
Sonra işte biz ,o dört arkadaş, birer birer terk ettik o kuytuyu. Diğer üçüne ne olduğunu bilmiyorum. Ben Süleyman Abi’ye denk geldim. Dükkânının önünde durmuş gökyüzüne bakıyordu.
Yerde bozukluk bulurum umuduyla yerlere bakmaya alışık olan ben, kocaman adamın uzun uzun gökyüzüne bakmasına hayret etmiştim. Göz göze geldiğimizde gülümseyip “Ne baktın Kar’oğlan?” deyince şaşırdım. Şaşkınlığımdan istifade, içerden kısa bacaklı iki iskemle çekip yan yana koyuverdi. “Otur hele!” dedi, “Otur!”. Elimdeki bali poşetini ne yapacağımı bilemedim. Elimdekinden utanmam ilkti. Sesinden, daha önce duyumsamadığım bir sıcaklık, güvenli bir ev içi havası yayılıyordu. Büyük adamlara ikram eder gibi çay söyledi bana. O az sordu, ben uzun uzun sustum. Susuşumun içindeki çaresizliği, çocuk ellerimin cesaretini, yüreğinin içinde bir yerlerde tir tir titreyen çocuğu anlamış gibi bir hâli vardı. Çayım bitince kalkacak gibi oldum, “Gitme Kar’oğlan, kal burada, meslek sahibi edeyim seni!” dedi. Kaldım. Ne bilirse öğretti. Yatacak yer, yiyecek ekmek verdi. En önemlisi kitaplarla, türkülerle tanıştırdı.
O lacivert sis dağıldığında sigaram dibine kadar tütmüş, parmaklarımı dağlamıştı. Fark etmemiştim. İçimden “Kalk bre Kar’oğlan, kalk da bitir işlerini!”, “Ner’den de uydurdun kadının Nazê olduğunu?” diye kendimi sarsaladım.
Ben işi bitiresiye, adam odalara girdi girdi çıktı. Kadın bir daha görünmedi. Adam mahcupça işin ederini sordu. “Malzeme parası verseniz kâfi.” deyince yüzü, bir yükü hafifletmenin erinciyle ışıdı. Parayı aldım, kapıdan yolculanırken adamın elini uzun uzun sıktım, gözüm adamın omzunun üstünden içerileri gezdi durdu. Nafile bir umutla gittiğimi düşünür, gömleğinin en üstten tek düğmesini çözer de denk gelirim diye bakındım. Fakat kadını bir türlü göremedim.
Ayağımı merdivenin ilk basamağına attım atacağım, bir ünleyiş duydum; gaiptendir deyip geçiştirdim. Hatta bunca zaman sonra ümitlendiğim, içimi durduk yere deştiğim için kendi kendime kızdım. İkinci basamağı inerken kulağıma yeniden o ünleyiş çalındı. Fakat bu seferki gaipten değildi. Adam karısına sesleniyordu:
“Nazife! Çocuk ağlıyor, Nazife!”.


