“Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”
Evet, her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…
Ne kadar da açık değil mi?
Yok ettiği…
Maria, Yahudi yalnızlığını üzerinde taşıyarak sadece sigara içilip ardından terk edilen, kimsenin bir daha asla gelmediği o yıkık dökük meyhane çöplüğünde diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Büyük bir şey vardı bütün kenti utandıran, gazeteler yazmadı, caddeler, parklar boşaltılmıştı, sigaralarını söndürmüşlerdi sigara içenler. Etrafta ona, “Yapma, kızıllığına kızıllık katacak o silahı bırak! İçindeki masum çocuğa kıyacak keskin bıçağı derhal bırak! Her şeye rağmen o çok özlediğin annelik duygusunun nefesini tekrar kesecek, boğazlayacak ipi lütfen bırak! Ayaklarınla sakın o sandalyeyi itme, yalvarırım!” diyecek yaşama belirtisi gösteren bir insan, hissedilen duygu yoktu. Ben vardım fakat seneler evvel ölmüş olan bir ben ve çöplüğün demirliklerini aşıp da ona teselli vereceğine inanan siyah bir kediydim, ruhunu ele geçirip yeniden dirildiğim bir kedinin bedeni, ruhuydu ona teselli verecek olan. Ne yazık ki Maria, silahı çenesine doğrulttu, yetişemedim. Kurşun çene kemiğinden girip de kızıl saçlarının arasında büyük bir oyuk bıraktı, saçları daha da kızıllaştı, güzelleşti. O keskin bıçak, içindeki öksüz çocuğun damarlarını keserek bileklerini parçaladı, aynalar kırıldı… Anne olma duygusu barındıran içindeki o genç kız, birine en son ne zaman sarıldığını hatırlamaya çalıştı, maalesef hatırlayamadı. İpe geçirdi boynunu ve ayaklarıyla o sandalyeyi tekmeleyip itti. Her şeyi yok etmek, ne kadar da açık değil mi? Sevgilim, sevgilim, sevgilim, başka ne söylenebilirdi?
Otuz üç milyon at türü gibi otuz üç yıl önce…
Her gün işten çıkar çıkmaz gittiğim mekândan bir günlüğüne vazgeçmek istedim, hayatımı değiştirecek bir vazgeçişti bu, belki de yok oluşu aralayan bir kapıydı ve İstiklal’deki Cumhuriyet Meyhanesi’ne doğru ağır adımlarla yürümeye başladım. Sokaklar kimsesizdi, adımlar gölgesiz…
Köpeklerin dâhi sesi çıkmıyorken siyah bir kedi ayaklarımın arasına dolandı ve biraz sevmek istedim, uzun zamandır kimseye şefkat göstermemiş ben, ölümün ardından yaşamın perdesini aralayacak bir şefkate boyun eğecektim. Birden yağmur başladı ve gitgide hızlandı, kedi inatla yanımda durup sırılsıklam ıslanıyordu, ne yapacağımı bilemedim, vicdanım rahat değildi. Kucağıma aldım, çantamın içine sığdırıp fermuarını kapattım. Gök gürlüyordu, ben dâhi korkarken kedinin hiçbir kımıltısı, ürkekliği yoktu. Bir otobüs durağına sığındım, yanıma şemsiye almamıştım, her yerim çoktan ıslanmıştı fakat biraz da olsa kurumayı bekledim, meyhaneden içeri asla böyle giremezdim. Bir sigara yaktım, ilk nefesimi çekip kediyi kontrol etmek için çantamın fermuarını açtım, bir de ne göreyim kedinin tüyleri beyazlamıştı, bembeyaz… Neye uğradığımı şaşırdım, bu durumun bir açıklaması olamazdı, gözlerimin bana ihanet ettiğini düşünerek fermuarı geri kapattım, inanmak istemedim. O şaşkınlıkla, bu öfkeli yağmurda Galata yokuşunu koşar adımlarla çıkıp İstiklal Caddesi’nde yürümeye başladım, çok ıslanmama rağmen yağmur dinmişti, dinmeyebilirdi de. Saat üçü otuz üç geçiyordu, acele etmem gerekiyordu, bu şaşkınlığın bedeli sarhoşluk olmalıydı, dertlerine tapındığımız şehrin meyhaneleri erken kapatılırdı. Sırılsıklam bir şekilde meyhaneden içeri adımımı atar atmaz sarhoşun biri, “Adama bakın hele, sırılsıklam âşık olmuş!” diyordu. Evet, her şeyi yok etmeye kalkışacak bir aşkın tohumları atılacaktı. Dikkat çekmemek için köşede bir yere oturdum, ilk defa bitirebileceğimi düşünerek yetmişlik bir rakı ve ortaya mezeler istedim. Mide rahatsızlığım vardı, her saat başı kusuyordum, önlem almak için saatime alarm kurmuştum. Alarmı kontrol ettiğimde üç dakikanın olduğunu gösteriyordu, çantayı garsona emanet ederken kulağına eğilip “İçinde bir kedi var, dikkat et olur mu aslan parçası.” dedim. Masadan kalkıp lavaboya girdim, bir saat önce Sultanahmet’te yediğim ekmek arası köfteyi, acı çekmenin ruhun fiyakası olduğu kanısıyla avunarak kustum. Yüzümü güzelce yıkarken başımı kaldırdığımda, aynaya yansıyan bir kedinin simasıydı ve gözlerinden, bıyıklarından kan damlıyordu. Bir ân halüsinasyon gördüğümü düşündüm, tekrar tekrar aynaya baktım. Evet, karşımda görünen yansımam bir kediydi,
üstelik beyaz bir kediydi. Koşar adımlarla masaya doğru ilerledim ve çantayı açtım, kedi hâlâ oradaydı, rengi siyahtı… Bir ân, geçen hafta kötü arkadaşlıkların bana getirdiği o alışkanlığımın etkisi olabileceğini düşündüm; bonsai… Düşüncem aklıma yattı ve hiçbir şey olmamış gibi kediyi çantamdan çıkarıp kucağıma aldım, başını okşadım, rakımdan uzun soluklu bir yudum içtim. Gecenin son konsomatrisi birazdan sahneye çıkacaktı, içimden o zamana kadar sarhoş olmamayı diledim, her şeyi hatırlamak istedim çünkü bir şairin şu dizeleri geldi aklıma “Tersten yakıyor Amerikan sigarasını, üstelik peş peşe/Çünkü peş peşe beladır Amerikan/Kafası şimdi o kadından güzel ve kafasında tahterevalli/En güzel konsomatristen bile güzel/Güzel ulan!”. Aşkın tanımını yeniden yazdıracak kızıl saçlı bir kadın ağır adımlarla sahneye doğru yürüyordu, yürüyordu ama ölümün büyük hızı kesilerek kenti bir baştan bir başa dolaşacak gücü hissettirerek… Henüz çok içmemiştim fakat içimde daha önce böyle bir sarhoşluğu görmemiş bir adam vardı. O kadından gözlerimi ayıramıyordum, gözleri sanki bir namluydu, sesi bir ânda dünyamı sarmıştı, Fransız şarkılarını suçlayacaktım, biliyordum. Tanrım, bu derinlik de ne oluyordu, güzellikle sarmaş dolaş? İçkimden bir yudum almıştım oysaki, fakat çok sarhoştum. Yanına gitmek istedim veya yanıma çağırmak, ama yapamazdım hazzı arıtmaya güzellik yeterdi, işte o zaman aşk bulanırdı. Masayı öylece bırakıp, pes ederek, kediyi de alıp meyhanenin kapısından dışarı çıktım cebimde geçen haftadan kalma bonsai vardı, efkârımla birlikte sigaramın arasına doldurup yaktım, bir nefes alıp bekledim, beklediğim neyse onu…
Her şeyi düzelmeye kalkışmanın…
Sabah kendimi bilmediğim bir kanepede yatarken buldum, karşımda daha önce hiç görmediğim, her yeri kan revan içinde bir kadının silüeti, üzerinde turna kuşunun uçuşunu barındıran bir tabloyla gözlerimi açtım. Göz bebeklerimde bir bulanıklık vardı, henüz ayılamamıştım, sanırım dün gece uyuşturucuyu fazla kaçırmıştım ve baygınlık geçirmiştim, tanımadığım biri bana evinin kapılarını açmıştı; bu serseriyi, müptezeli, misafir edecek kişi kim olabilirdi ki? Küçük bir kız çocuğunun sesi geliyordu kulaklarıma, nerede olabilirdim? Kanepeden kalktım, üstümü giyindim, hiçbir yerde çantam yoktu ve siyah kedi de ortalıkta görünmüyordu.
Tam elimi masada duran sigarayla çakmağa uzatacakken içeriden koşarak kızıl saçlı bir kız çocuğu yanıma geldi, çantayı ve kediyi ona sorayım derken o kadın içeri girdi. O konsomatris, o rüya… Adı Maria, sahne adı Efsûn, kızı Vera…
(Benim harcım değildi ki gizliden bir yâr sevmek…)
Yıllar geçti aradan, hep beraber yaşıyorduk, aynı ev, aynı koku, birlikte gülüp birlikte ağlıyorduk. Öylece geçti seneler, öylece aktı nehirler… Sabahlara “Günaydın lan yaşamak!” diye uyanırdık, içimizden gemiler kaldırırdık, üçümüz beraber yatar kalkardık hep, ölüm gündelik sözlerimiz arasında oldukça kaba ve berbattı. Ölümü hatırlamak kısaltıyordu günlerimizi. O tablonun sırrını sormayı bir türlü beceremiyordum, o evde gözlerimi ilk açtığımda gördüğüm. Bir gün cesaretimi toplayıp “Maria, o tablonun sırrı nedir?” diye sordum “Anlatamam, yalnızca şunu bilesin: Bu tablo kalbinde, yaşadığımız evin geleceğini, insanlığın var oluşunu taşır, yani her zaman döneceğimiz evin ve ölümden tekrar yaşamaya açılacak bir kapının tasviridir…”
Yine bir gün işten çıkmıştım, artık bir mekâna gitmek yerine evime dönüyordum üstelik Vera’yı kütüphanelerden toplayıp da. Vera bunca sene içerisinde sadece bugün benden bir şey istemişti; ilk içkisini benimle içmek ya da bir derdi olabilirdi… Kıramadım, meyhaneye doğru yürümeye başladık. Kızım bellediğim o çocuk artık benim boyumu bile geçmişti, iyi bir üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okuyordu, benim gibi o da ismini tarihe kazıyacak şairlerdendi. Annesi gibiydi, bana bugün bir farklı bakıyordu, terzi bulsa yarasını diktirecek gibi. Maria’yı tanıdığım Cumhuriyet Meyhanesi’nin kapısından içeriye girdik, kimseler yoktu, meyhaneyi bayram arifesinden dolayı erken kapatıyorlardı. Rica ettim, kırmadılar (İnsan, ölümün ricacısı olabilir miydi hiç?). Kızımın istediği gibi masayı donattılar, gülüp eğleniyorduk, Vera’nın sesi de oldukça güzeldi, bir de Müslüm Baba söyledi, dertlendik, kadehleri tokuşturduk. İki kedi geldi yanımıza biri siyah biri beyaz, seneler evvelki o kediyi anımsadım. Beyaz ve siyah birleşmişti, her şeyi felakete sürükleyecek o buluşma…
İçeriye bir grup adam girdi, galiba tefecilerdi; bellerindeki silahlar dikkatimi çekti.
Vera’yı koruma içgüdüsüyle, “Hadi kızım kalkalım, annen yalnız uyumasın.” dedim fakat o kalkmak istemedi, oldukça sarhoştu, kalkmamız için ısrar ederken o adamlardan üçü de meyhaneden çıkmamız için silahlarıyla üç el ateş etti. Ayağa kalkıp üzerlerine doğru yürüdüm, “Ne derdiniz var!” derken tartışmaya başladık, Vera, kollarımdan çekiştirerek uzaklaşmamı istiyor, yanımdan ayrılmıyordu. Adamın biri Vera’yı ittirdi ve bana yumruk attı, yerden kalkıp yakasına yapıştım fakat adam, elindeki silahla mideme doğru bir el ateş etti, bu sefer kan kusuyordum, bu sefer saatte bir olmayacaktı. Evet, son alarmım olacaktı. İçerideki garsonlar çoktan meyhaneden kaçmıştı, polise ve ambulansa haber verecek kimseler yoktu. Vera, nabzımı saymaya çalıştı fakat çoktan ruhumu teslim ettiğimin o da farkındaydı, başımda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ve dayanamayıp üzerindeki sarhoşluğuyla yerde bulduğu o keskin bıçağı alıp damarlarını keserek bileklerini parçaladı ve orada bir melek edasıyla can verdi. O artık beyaz bir kediydi bense siyah ve nihayet acıyı anlatırken koyu bir beyaz… Korkuluğum canlandı, kanlandı ve kanatlandı; kanla, terle, terkle…
Yarım kalmışlardı, tamamlanmadılar…
Evet, ne kadar da açık değil mi?
“Her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”
































































































































































































