Aynaya yansıyan yalnızlığına baktı. “Bugün kaç yaşına giriyorum?” diye düşünürken parmakları beyaz saçlarını avuçladı. “33.” Duyduğu bu sayıyla içi ürperdi. “Dün gece eşi tarafından 33 yerinden bıçaklanan Esma Yalçın hayata gözlerini yumdu.” Ses yan odadaki televizyondan geliyordu. Aylin ayağa kalktı. Günlük akışın rutini haline gelen üçüncü sayfa haberlerini daha fazla duymak istemediğini fark etti. Adımları büyük ve hızlıydı. Odanın eşiğine vardığında orta sehpanın üstünde duran kumanda gözüne ilişti. Büyük bir çeviklikle öne atılıp onu avuçlarının içine aldı. Kapattığı televizyonun sesi evin içini saran sessizliğe gömülürken parmakları saçlarına gitti yine. 33 yaşına girmiş bir kadın için saçları fazlasıyla beyazdı. “Genetik,” diye sayıklamaya başladı, “genetiktir, genetik.” Aynı yaşlarda olduğu zamanlarda annesinin saçları beyazlamamıştı ve bu hiç de adil değildi. Hem annesi de tıpkı kendisi gibi aldatılmış bir kadındı. O da her aldatılmış kadın gibi suçu kendinde aramış, mutsuzluğa sürüklenmiş, çirkin olduğundan dem vurmuş olmalıydı. Olmalı mıydı gerçekten?
Annesinin yirmi yıl önceki hâli düştü Aylin’in aklına. Gözünde canlanan; zarif, cazibeli ve oldukça güzel bir kadındı. Ne olursa olsun kırmızı rujunu hiç çıkarmazdı annesi. Çamaşır yıkarken, yemek hazırlarken, dikiş dikerken… Hatta ağlarken bile. Ağladığı esnada ağzında bir şeyler geveler, bir yandan da eline aldığı kırmızı ruju titreyen dudaklarında ziyan ederdi. Ağlamalar gün geçtikçe sıklaşmaya başladı. Çamaşır yıkarken, yemek hazırlarken, dikiş dikerken… Hatta ruj sürerken bile. Artık annesi mütemadiyen ağlıyordu. Günlerden bir gün kapı hiç susmayacakmış gibi çaldı, çaldı, çaldı… Aylin, kulak tırmalayan bu gürültüye daha fazla dayanamayacağını düşünüp bir hışım kapıyı açtı. O esnada babası ve yanındaki kadın “Hoş geldiniz” yazılı paspasın üstünde birbirlerine sarılmış, kulaklarına bir şeyler fısıldıyorlardı. Kapının açıldığını fark eden kadın elini Aylin’in omzuna götürdü. Bu “Kaçıl da içeri girelim” işaretiydi. Tırnakları, dokunduğu her şeyi orta yerinden yaracak kadar uzun ve pis duruyordu. Kapı eşiğinden içeri adım attıkları esnada kadının ağzından bir kahkaha kopuvermişti. Evin içinde yankılanan bu ses hiç susmayacakmış gibi kulakları acıtıyordu. Babası olanları komik bir tiyatro sahnesi izler gibi izlerken annesinin hıçkırıkları kahkahaların arasında eriyip gitmişti. O akşamdan sonra annesinin sesi o evde bir daha duyulmadı.
Aylin, kafasının içinde zonklayan geçmişini düşündüğü her an bir saç telinin daha beyazladığını hissetti. Tüm bunları düşünürken ayakları onu istemsizce yatak odasına götürdü. İki kişilik yatağın üstünde tek başınaydı. Sunttan yapılma komodinin çekmecesine uzandı. Hareketleri mümkün olduğunca yavaştı. Ellerini bir titreme aldı. İşlemek istemediği bir günaha karışır gibiydi. Ancak merak duygusu yaşadığı tereddüdü hiçe saydı. Kendine doğru çektiği çekmeceyi yoklamaya başladı. Parmak uçlarında bir sertlik hissetti. Dokunduğu; ufak, silindir bir cisimdi. Kendi merakıyla doğurduğu geçmişini avuçlarına aldı. Kırmızı bir ruj. Annesinin evi terk ederken Aylin’e bıraktığı tek miras. Asansörlü rujun çatlamış kapağını yavaşça açtı. Ruj mum gibi erimişti. Geçmişin kokusunu almak için onu burnuna götürdü. Gözleri istemsiz bir hareketle kapattı kendini. Dişleri birbirine kenetlendi. Eskimiş bu kokuyla karşısında beliren annesi yine ağlıyordu ve hâlâ çok güzeldi. Gözlerini açıp aynanın karşısına geçti. “Terk edilmek benim yaşam biçimim” diyerek kinayeli bir gülüş takındı. Gözleri sadece kendisiyle paylaştığı çift kişilik yatağındaydı.
Üç yıl önceki hâli düştü aklına. Gözünde canlanan; balıketli fakat şimdiye nazaran oldukça zayıf, eser miktarda alımlı ve kahverengi saçlı bir kadındı. Komodinin aynasına doğru çevirdi başını. Hatırında canlanan eski görüntüsünden sonra aynadaki yansımasını görmek ona bir kez daha acı verdi. Parmakları birbirine dolanmış saçlarının arasında gezinirken işten çok geç döndüğü o geceyi anımsadı yine. Müziğin yüksek sesi, etrafta olan biten ne varsa aç bir kaplan gibi mideye indiriyordu. Ancak Aylin’in kulağına gelen konuşma sesleri, müziğin gürültüsünü bastıracak kadar toktu. “Yapamam. Bir itibarım, işim, kariyerim var. Evet, seninle huzurluyum ama bu olacak şey değil. Sen de biliyorsun.” Aylin, boğazında bir düğüm oluştuğunu hissediyordu. Bu düğüm olduğu yerde büyüdükçe büyüdükçe büyüyordu. Neredeyse onu boğacaktı. Kocasının sesinden duyduğu kelimeleri birleştirmeye çalıştıysa da başarılı olamamıştı. “Evet. Seni seviyorum ama bu dediğin olacak şey değil Hikmet.” İlk duyduğu kelimeleri henüz kafasına yerleştirememişken yeni eklenen kelimelerle nasıl başa çıkacaktı? “Seni seviyorum” cümlesini istemsizce yineliyordu dudakları. “Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum…” Kapıyı çarpıp çıkmalı mıydı? Odaya girip kocasını bir erkekle görmeye cesareti var mıydı? Bilmiyordu. Sadece duyduğu kelimeleri tekrar etmekle yetiniyordu. “Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum…” En son ne zaman duymuştu bunu kocasından? Hatırlamıyordu. Bir yanı şahit olacaklarını görmeye cesaret edemezken diğer yanı kocasının kendisine tercih ettiği o adamı görmek için can atıyordu. Her zaman olduğu gibi o an da merak duygusu yaşadığı tereddüdü hiçe saydı. Yatak odasına doğru yavaş adımlarla ilerledi. Görmeye cesaret edemediği o manzaranın karşısındaydı işte. Kocası, yanındaki adamın kalın beline dolanmış; avuçlarındaki çıplak bedeni okşuyordu. Adamsa mest olmuş bir halde kocasının sakallı suratında gezdiriyordu parmaklarını. En son ne zaman sarılmıştı kocası ona, ne zaman okşamıştı çıplak bedenini? Evet. Ayak parmaklarından saç teline kadar karşısında öylece uzanan ve daha önce hiç görmediği bu adamı kıskanıyordu Aylin. Bedenini saran titremeyi bastırmaya çalışarak bilgisayardan çalan müziğin sesini kıstı. Boğazını temizleyip “Ne zamandan beri?” diyebildi sonunda. Aylin’in ağlamaklı sesi duvarlarda yankılanıyordu. Kocası ani bir refleksle dolandığı çıplak bedenden uzaklaştı. Odanın içinde sessizlik hâkimiyetini sürdürüyordu. İkisi de uzandıkları yerden yavaşça doğruldu. Ve sonra tüm sessizlik kocasının sesiyle bozuldu, “Özür dilerim.” Yatak odasında kocasından duyduğu son kelimeler bunlardan ibaretti. Ancak sorduğu sorunun cevabı bu değildi. O akşamdan sonra kocasının tok sesi o evde bir daha duyulmadı.
Aynaya baktı. Kafasının içinde zonklayan geçmişini düşündüğü için bir saç telinin daha beyazladığını hissetti. Bu his Aylin’in omuzlarında ağırlık yarattı. Doğum günlerini neden sevmediğini bir kez daha anladı. “Hatırlatıcı,” dedi. “Yaşam biçimi olarak benimsediğim terk edilişlerin hatırlatıcısı.” Yüzünde beliren kinayeli gülüş kendini gözyaşlarına bıraktı. Doğum günlerinde arkasını dönüp gidecek kimsesi kalmamıştı kendinden başka. Avuçlarındaki rujun asansörünü yavaşça çevirdi. Eriyen ruj yukarı çıkabilmek için büyük uğraşlar veriyordu. Ağladığı esnada bir yandan bir şeyler geveliyor, bir yandan da kendinden geçmiş kırmızı ruju titreyen dudaklarında ziyan ediyordu. “Gün geçtikçe anneme mi benziyorum yoksa?” diye sordu aynadaki yansımasına. Ağlamalarının sıklaşmaya başladığını düşündü. Çamaşır yıkarken, yemek hazırlarken, dikiş dikerken… Hatta ruj sürerken bile. Artık annesi gibi mütemadiyen ağlıyordu. Sürmeye çalışırken parçalanan ruj dudaklarının her yanına dağıldı. “İşte şimdi anneme daha çok benziyorum,” dedi kendine. Bayatlamış kırmızıyla boyadığı dudaklarına dokundu.
Tereddütle çalınan sokak kapısı Aylin’in tüm dikkatini dağıttı. Yalnızlığına ortak olan bu gürültü onu gereğinden fazla sinirlendirdi. Elindeki ruju yatağın üzerine fırlattı. Kapı hiç susmayacakmış gibi aynı ritimle çalmaya devam ediyordu. Aylin, dışarıdan gelen sesleri duymamak için avuç içlerini kulaklarına siper etti. Ancak başarılı olamadı. Duymamaya çalıştıkça ses büyüyor, onu daha çok içine çekiyordu. Kulak tırmalayan bu gürültüye daha fazla dayanamayacağını düşünüp kapıya doğru koştu. İçinde büyüyen öfkenin acısını kapı kolundan çıkarıyordu sanki. Hızlıca kapıyı açtı. Çıplak zeminin sınırında bir çift ayak duruyordu. Tabanı açılmış rugan ayakkabının içindeki bu ayakları bir yerden tanıyordu Aylin. Ürperti tüm bedenini sardı. Kafası yavaş yavaş yukarı doğru hareket etmeye başladı. İçini saran korkuyla baş etmeye çalışıyordu. Dengesini kaybetmemek için duvara yaslandı. En nihayetinde karşısındaki kadınla göz göze geldi. Derin bir nefes alma ihtiyacı hissetti. Karşısında duran; çelimsiz, bitkin ve oldukça yaşlı bir kadındı. Ancak buruşmuş dudaklarındaki kırmızı ruj tüm tazeliğini koruyordu. Bir şey diyecek oldu Aylin. Dili işlevini yitirmişti sanki. Uzuvları beyin komutlarını hiçe sayıyordu. Suratında dağılan kırmızı rujla tebessüm etmeye çalışan yaşlı kadın onun yansımasıydı. Elleri, yaşlı kadının titreyen dudaklarına gitti. Ve sonra saçlarına. “Senin saçların da beyazladı demek…” diyebildi. İkisi de ağlıyordu. Yaşlı kadın üzerine geçirdiği yeleğin sökülmüş kenarını tırnaklarıyla ezmeye başladı. Hâlbuki kızının kapısına geldiğinde diyeceklerini bir bir geçirmişti aklından. Buruşmuş elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Ciğerinden gelen hırıltıyı bastırarak aklındaki kelimeleri döküverdi ağzından, “İyi ki doğdun kızım…”
































































































































































































