Doku kelimesi, dokumadan türemiştir. İngilizler dokumaya textil derken ilginç bir şekilde anlamlı bir örgü (dokuma) sayılabilecek yazılı metne de text demişlerdir. Dokunun, dokuma kadar dokunma ile de ilgisi var. Sözgelimi ipek kumaş ile keten kumaşın birer dokusu vardır ama aynı zamanda bu iki doku dokunarak birbirinden ayırt edilebilir.
Doku kelimesinin günümüzde dokuma sektörü dışında temel bilimler, doğa bilimleri, tasarım gibi daha pek çok alanda geniş bir şekilde kullanılıyor. Mesela biyolojide doku, aynı tip hücrelerin oluşturduğu kümedir, aynı görev ve aynı biçime sahip hücreler bütünleşerek kas, kemik, saç, tırnak gibi dokuları meydana getirirler, vb. Dokunun dokunma dışında bir de görme tarafı vardır ki yazımız özellikle bu ikinciyi konu edinmektedir. Dokunsal doku el ile hissedilirken görsel doku göz ile hissedilir, ancak her durumda doku, yüzeyde benzer biçimlerin düzenli tekrarı ile ortaya çıkmaktadır.
Doğada dokusu olmayan hiçbir eşya/obje/nesne hatta hareket yoktur. Doğada her bir varlık hatta her bir olgu adeta bir doku meydana getirmek eğilimindedir. Sahil ya da çöllerdeki kumlarda, bal peteklerinde, mısır koçanlarında hatta buğday başaklarının rüzgârlarda efil efil sallanışlarında bile farklı birer doku örneği görmek mümkündür.
Mimaride doku konusuna gelince; mahalle ya da şehir ölçeğinde yapılar bütünü de uzaktan pek ala bir doku olarak algılanabilir. Yapılar biçim, renk ve kütlelerin tekrarı ile bir doku meydana getirirler. Doku ve bütünlük kavramları arasında bir bağ var, ancak yine de dokudan söz edebilmek için uyum (ahenk) gereklidir, uyum yoksa doku da yoktur. Benzer yapım teknikleri, benzer malzemeler, benzer kütleler, vb. bir şehrin dokusunu meydana getirirler.
Geleneksel şehri modern şehirden ayıran en karakteristik özelliği belki de bir dokuya sahip olmasıdır. Yapılar Karadeniz’de ahşap, Doğu’da kerpiç; Mardin’de taş gibi farklı malzemeler ile inşa edilmesine rağmen sonuçta birbiri ile uyumlu bir şekilde şehrin dokusunu meydana getirirler. Geleneksel şehirlerde dokuyu bozan, gözü tırmalayan yapılar bulunmaz, zengin ve fakir evleri arasında hatta sivil ve kamusal binalar arasında bile dokuyu zedeleyecek derecede büyük farklar yoktur.
Bir şehrin dokusu baştan planlanmış ya da tasarlanmış değildir, doku kendiliğinden hatta adeta rastgele meydana gelir. Doku sonuçtur, ama göze hoş gelen, gözü memnun eden güzel bir sonuçtur bu. Evler, çeşmeler, yollar, çarşılar, mabetler bir süreç içerisinde inşa edildikçe, geliştikçe doku nihai şeklini alır. Safranbolu, Kula, Cumalıkızık gibi ayakta kalmayı başarabilmiş az sayıda yerleşimde bahse konu bu doku örnekleri hâlâ görülebilmektedir. Ancak gelgelelim bizler ata mirası eski şehir dokularını yaşatamadık, kültürel miras olarak bile koruyamadık. Dünya üzerinde sadece Avrupa Kıtası, eskinin hafızası olarak ortaçağ şehir merkezlerini (old city) büyük ölçüde korumayı başarmıştır. Bu başarıda koruma yasaları kadar halk bilincinin önemli bir payı olduğu muhakkaktır.
Son söz niyetine: Değişim ve dönüşüm kaçınılmazdır, durdurulamazdır. Dünyanın kanunu budur. Çünkü şartlar, ihtiyaçlar ve imkânlar değişmektedir. Lakin her yeni sistem/rejim eski olan her şeyi yıkmak, yok etmek zorunda değildir. Modernite geleneksel dünyanın güzelliklerini muhafaza etmedi, üzerinden buldozer gibi geçti. Bu da doğal olarak modernliğin meşruiyetinin sorgulanmasına yol açıyor.
Birbirinden bir farkı kalmamış Amerika, Asya, Afrika… ile geleceğin tek biçimli dünyası kim bilir ne kadar renksiz, tatsız, kokusuz, ne kadar yavan bir yer olacak. İnsanlık için bundan daha büyük bir kayıp olabilir mi, bilmiyorum.
































































































































































































