RÖPORTAJ: ALTAY ÖKTEM

Yeraltı Edebiyatının Işık Saçan Kalemi: Altay Öktem

Hem mizahi, hem ironik, hem hüzünlü, hem isyankâr… En çok şair, biraz oyuncu, dolu dolu yazar ve doktor… Aşağı yukarı tüm türlerde kalem işçiliği yapan ve hakkını vere vere içerikler üreten; doktorluk mesleğinden midir bilinmez, yazdıkları ile aslında ruhumuzu da muayene eden, kelimeleri önce bir neşter gibi kullanıp kalbimizi açan, ona dokunan daha sonra dikmek için kullanan, edebiyatımızın özel isimlerinden Altay Öktem.

1. Aşağı yukarı tüm türlerde eserleriniz var, yazar-şair olarak nitelendiriliyorsunuz. Peki, sizde ağır basan hangisidir: Şairlik mi, yazarlık mı?

Şiir elbette. Öncelikle şunu söylemek gerekir: Şiir bir edebiyat türü olmaktan çok hayatı algılama ve anlamlandırma biçimidir. O yüzden şairlik bir meslek ya da uğraş değil, bir kimliktir. Ayrıca yazarın bir meselesi olması gerekir. Bir şeylere tutunamamış olması, bir şeyleri dert edinmesi ve söyleyecek sözü olması… Benim asıl meselem, okura temas etmek, dokunmak. Nereye ve hangi yoğunlukta dokunmam gerekiyorsa, yazdığım metnin türünü o belirliyor. Ön plana çıkardığın mesele ve onu anlatabilme imkânları kişiyi ya romana yönlendiriyor ya da öyküye veya denemeye.

2. Şiirde iyi yahut kötü diye bir ayrım yapılabilir mi? Bu konuda sizin tanımınız nedir?

İyi şiir ya da kötü şiir diye bir şey yoktur. Bir metin ya şiirdir ya da değildir. Eğer şiirse, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, size hitap eder ya da etmez, o ayrı. Ama şiir olamayan bir metne “kötü şiir” denmez, bu şiir değil denir.

3. Şeytan Aletleri kitabınızın kapağında “Ey okur bu kitapta anlatılan senin hikâyen değil. Çünkü senin anlatılacak bir hikâyen yok! Hiç olmadı. Onların var!” diye bir ibare geçiyor. “Onlar” diye kastettikleriniz kimler ve “herkesin bir hikâyesi vardır” denilir ekseriya. Size göre bu bir geçiştirme mi? Yoksa herkesin hikâyesi vardır ama kayda değer mi değildir?

Şeytan Aletleri; fanzinler, demolar, fotokopi kitaplar ve fotokopi afişler gibi yeraltı kültürünün başat öğelerini incelediğim bir inceleme/araştırma kitabı. Özellikle 90’lı yılları, hatta 2000’lerin ortalarına kadar olan süreci düşündüğümüzde, birbirinden farklı birçok yeraltı kültürünün filizlendiğini görüyoruz. Bu büyük bir zenginlikti. Sadece yazma, yaratma pratiği açısından değil, farklı yaşam tarzları açısından da. Fanzin hazırlayan herkesin çok farklı bir hikâyesi vardı. Bir anlamda, o dönemdeki komünal hayatları, sistem karşıtı toplu ya da bireysel direniş alanlarını, hatta bazı müzik tarzlarının nasıl yaşam biçimi haline dönüştüğünü gösteren hikâyeleri de ortaya çıkartan bir çalışmaydı Şeytan Aletleri. Yoksa elbette herkesin bir hikâyesi vardır. Ama okurun hikâyesi değildi o kitapta anlatılan. Kitabın öznesi olan yeraltı kültürünün yeni ve sarsıcı, bambaşka hikâyeleriydi.

4. Son kitabınız olan “Yalan Yanlış Hayatlar”ı okuduğumuzda karakterlerin gerçekliğini tüm duyu organlarımız ile hissediyoruz. Hemen yanı başımızdaki, mahallemizdeki insanlarla sizin karakterlerinizi eşleştiriyoruz. Karakterleri bu denli gerçekçi kurgularken kendinizden de birtakım özellikleri bu karakterlerde bulmak mümkün mü?

Elbette her roman kurgudur ve her roman kahramanı bir kurgu karakterdir. Ancak gerçek hayattan yola çıkılarak oluşturulan ve gerçeklikle bağını koparmamış karakterler, sokakta her an karşımıza çıkabilecekmiş ya da zaten çoktan bir yerlerde onlara rastlamışız hissi uyandırır. Yalan Yanlış Hayatlar çok karakterli bir roman ve her karakter de neredeyse ana karakter sayılacak kadar önemli bir role sahip. Ayrıca, 1980’lerden günümüze kadar uzanan geniş bir zaman dilimi anlatılıyor romanda. Böyle bir kurguyu oluştururken elbette bugüne dek tanıdığım, hatta tanımakla kalmayıp şaşırdığım, bu kadarı olmaz artık dediğim kişiler, belli özellikleriyle yer aldılar romanda. Zaten yazma eylemi yaşadıklarının, gözlemlediklerinin ve düşlediklerinin bir bileşimi değil midir?

5. “Hiç kimseyi özleyecek kadar çok sevmiyorum kendimi” diye bir sözünüz var. Bu bencillik mi, kibir mi? Yoksa temelinde yatan şey aslında sevdiklerinizi korumak mı?

O söz bir denememde yer alıyordu, sonra farklı platformlarda da kullandım, zamanla yayıldı, birçok yerde karşıma çıkmaya başladı. Kibirle ilgisi yok, belki bir ölçüde bencillikle ilgili olabilir. Özlem duygusunun öznesinin, bir başkası değil, doğrudan insanın kendisi olduğunu vurgulayan bir söz bu. İnsan ne kadar benmerkezciyse, geçmiş yaşantısını, olayları ya da kişileri o kadar fazla özler. Bir zamanlar âşık olduğunuz birini ya da kaybettiğiniz bir yakınınızı özlüyorsanız, aslında onu değil, onunla birlikte olduğunuz dönemdeki kendi “ben”inizi özlüyorsunuzdur. Yani özlem, insanın özlediği kişiden çok kendine duyduğu sevgiden kaynaklanır. Yanlış anlaşılmasın, insanın kendini sevmesi kötü bir şey değil. Hatta başkalarını sevebilmek için, insanın önce kendini sevmesi gerekir. O sözle, bir başkasını özleyecek kadar benmerkezci olmadığımı, kendimi de çok fazla sevemediğimi vurguladım sadece.

6. Dergicilik, yayınevleri, fuarlar derken medya unsurları da dâhil herkesin kutuplaştığını, hatta belli kesimlerin edebiyatı parsellediğini görüyoruz. Bu adamsendeciliğin edebiyat ödüllerinde bile vücut bulduğunu görünce ümitvar konuşmak zorlaşıyor. Sizce günümüz edebiyat mecraları herkese eşit mesafede mi?

Öncelikle şunu söyleyeyim: Günümüzün genç yazarlarının elinde, geçmişe oranla çok daha fazla imkân olduğunu düşünüyorum. Edebiyat mecraları hiçbir zaman herkese eşit mesafede değildi, bu doğru, ama günümüzde mesafeler daraldı, neredeyse kalmadı. Gerek internetin getirdiği imkânlarla, sosyal medyayla, gerekse dergi çıkarmanın, kitap yayınlamanın çok daha kolaylaşmasıyla birlikte görünürlük artık çok daha kolay. Kısacası, üreten herkes, hiç kimseden icazet almaya gerek duymadan, kendini kabul ettirebilmek için yoğun çaba harcamadan ürünlerini yayınlayacak bir mecra bulabiliyor. Ödüllerin, geleneksel medyanın, sözünü ettiğiniz edebiyat kliklerinin (varsa bile) işlevi nerdeyse kalmadı. Ancak, bunun sonucu olarak şu anda herkes, her zamankinden daha yalnız. Edebiyat camiasında etkili bir kişinin desteğini almakla, önemli bir ödül kazanmakla ya da kitabın tanınmış bir yayınevinde yayınlanmasıyla bir anda öne çıkabilme ihtimali günümüzde nerdeyse yok. Herkes, her zamankinden daha fazla, sadece yazdıklarıyla baş başa artık. Kendinle ve ürettiği metinlerle daha çok çarpışmak zorunda.

7. Günümüzde aşağı yukarı tüm platformlarda, sanat, spor, siyaset, müzik vb. hep bir çekemezlik, birbirini engelleme, köstek olmak gibi durumlar vuku buluyor. Elinizden tutanlar, kuyunuzu kazananlar bağlamında edebiyat camiasını nasıl değerlendirirsiniz?

Günümüzde dediğiniz şey, insanlık tarihi boyunca süregelen bir sorun aslında. Sanat, edebiyat ise bu sorundan en az etkilenen mecra. Bir yazarın/şairin elinden tutan da, kuyusunu kazan da sadece ve sadece ürettiği yapıttır. Eğer yazdığınız şiir, bir önceki şiirinizin gerisine düşmüşse kuyunuz kazılmış demektir. Yazarının elinden tutulduğu için zamanı aşıp günümüze ulaşan kötü bir yapıt da, başkaları tarafından kuyusu kazıldığı için tarihe gömülen iyi bir yapıt da yoktur.

8. Edebiyattaki “kirlilik” eleştirilerine katılıyor musunuz? Her önüne gelen kitap çıkarıyor desek sanırım yanlış olmaz. Herkes yazar, herkes şair neredeyse şu günlerde. Çoğu da zaten çöp olup gidiyor. Bu konudaki düşünceleriniz neler, herkes yazmalı mı? Aynı zamanda yazma heveslilerine neler tavsiye etmek istersiniz?

Bir önceki soruya verdiğim cevapla bağlantılı bu soru. Bu durumda, edebiyat mecralarının önemini kaybetmesinin de etkisi var. O mecraların herkese eşit mesafede olup olmadıkları sorgulanabilir elbette, ancak mesafe kalmadığı, edebiyat mecralarının müdahalesi ya da belirleyici rolü çok azaldığı için artık herkes dergilerde yer alabiliyor, yer alamazsa kendi dergisini çıkartıyor, herkes kitap yayımlayabiliyor. Buna olumlu tarafından da bakabiliriz: Sonuçta, hiç kimse kimin yazıp kimin yazmaması gerektiğine karar verme yetkisine sahip değil. Günümüzde asıl zor durumda olan yazar değil, okur bence. Okurun böyle bir sağanağın içinde nitelikli eserleri ayırt edebilmesi ve sağlıklı bir okuma pratiği oluşturabilmesi gittikçe güçleşiyor.

9. Edebiyat atölyeleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizin de hocalık yaptığınız bir atölye var mı bu konuda? Sosyal medyada da sık sık görüyor olmalısınız, bilhassa salgın dolayısı ile çevrim içi atölyelerin de sayısı arttı. Sizce yazmak isteyenler için bir yararı olur mu? Hiç mayası olmayan birine bu meziyet kazandırılabilir mi? Yazmak daha çok hissi değil midir?

Öncelikle şu konuda uzlaşmamız gerek, yazmak hissi değildir. Yazmak ciddi bir birikim ve çok yoğun bir çalışma gerektirir. Bu anlamda, edebiyata gönül veren kişileri doğru kitaplara yönlendirmek, çalışma disiplini kazandırmak ve zaman içinde, el yordamıyla bulacakları yazım tekniklerini derli toplu biçimde gösterebilmeleri açısından, edebiyat atölyelerinin faydalı olduğunu düşünüyorum. Sorun, çok fazla sayıda atölye olması ve hangisinin gerçekten yetkin olduğunu ayırt etmenin zorluğu. Bir de, atölyeyi yazar yetiştiren kurumlar olarak görmemek gerek. Sizin de söylediğiniz gibi, yazarlık mayası olmayan biri atölyeye katılarak yazar olamaz. Ama mayası olan biri, atölye sayesinde çabuk yol kat edebilir. Özellikle de senaryo ve roman gibi mühendisliğin önemli olduğu türlerde atölyelerin daha faydalı olabileceğini, öyküde katkısının daha az, şiirde ise neredeyse hiç katkısı olamayacağını düşünüyorum. Benim hocalık yaptığım bir atölye yok, çünkü ben yazarım, eğitimcilik farklı bir vasıf.

10. Çeşitli kaynaklarda isminizi arattığımızda sizin belli başlı sıfatlarla anıldığınızı görüyoruz. İsyankâr, marjinal, dikbaşlı… Söylemlerinizi okuyup dinlediğimizde ise aslında olması gerekeni konuştuğunuz gerçeği ile karşılaşıyoruz. Ülkemizde, mutlak doğru değil de çoğunluğun durduğu taraf doğru kabul edildiğinden aslında siz doğal olarak muhalif kısımda yer almış oluyorsunuz. Bu konuya bakışınız nedir?

Çok doğru ifade etmişsiniz; çoğunluğun durduğu yerden değil de gerçeklerden, doğrudan yana olduğunuzda marjinal ya da isyankâr diye tanımlanıyorsunuz. Çünkü toplum uzun zamandır boyun eğmek zorunda bırakıldı ve tek tek bireylerin de boyun eğen, uysal ve uzlaşmacı olması bekleniyor. Sorgulamaya başladığınız anda isyankâr diye adlandırılıyorsunuz. Ancak, göz ardı edilen şey şu: Edebiyat bir uzlaşı alanı değildir. Edebiyat bir yıkım ve yeniden inşa alanıdır. Yozlaşmış kurumlara ve kurallara karşı çıkmadan, statükonun önünde hiza alarak söylenen her söz, karşıtına hizmet eder. Edebiyatçının yapması gereken söz’ü çığırından çıkartmaktır. O sıfatlarla anıldığımın farkında değildim, ama sevindim, hepsini onurla taşırım.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş