İNCELEME: ZORBAYI ANLAMAK

“Kusura bakma patron ama sen bir kağıt faresisin. Şu zavallı sen de hayatında bir kez olsun güzel bir yeşil taş görebilirdin ama göremedin.” diyor Berlin’den gönderdiği telgrafta Aleksi Zorba. Telgraf, kağıt faresi adını taktığı sevgili dostuna yazılmıştır. Kim midir Zorba? Doğrusu çok bilinesi bir adamdır. Zorba, yeryüzü ile gökyüzü arasına sıkışanlardan değildir. Özgürlüğün kıblesidir, yaşamak denen olgunun bizzat karşılığıdır… Kendi yüzüne gururla bakabilen insanların ülkesidir kuşkusuz… Her sabah doğan güneşin sevinci, gün batımı hüznüdür. Bu nedenle kendini mürekkep ile kalem arasına hapsetmiş dostuna “kağıt faresi“ demekten çekinmez hiç.

Zorba, Nikos Kazancakis’in hayatının bir döneminde rastlaştığı ve hayatının sonuna kadar adını dilinden düşüremeyeceği biridir. Öyle ki kendisine bir ruh kılavuzu arayacak olsa gideceği ilk kişi Zorba olurmuş.Kazancakis ölüme rağmen mutlu olmayı Zorba’dan öğrendiğini söyler. Roman temelde iki karakter üzerine oturtulmuş.

Kağıt faresi ve Zorba. Zorba’nın hikayesi, düşünceleri, hayatı yaşayış biçimi kağıt faresi tarafından anlatılır. Biri hayatı kitapların içindeyaşayıp, kendini öğrenmeye adamışken diğeri elinde santuru avare dolaşır ortalıkta. Ve raks eder fütursuz… Elbette ki Zorba’yı özel kılan sadece bunlar değildir. Hayat işçisidir Zorba, insan dostu bir bilgedir. En korktuğu şeylerin başında gelir bir insanı yaralamak.

“Kendini kurtarmanın tek yolu, başkalarını kurtarmak için çabalamaktır.”

İlk karşılaşma Pire’de gerçekleşir. Girit’e gidecek olan bir vapurda. Mutsuz, uykulu bir halde bir köşeye kıvrılmış entelektüel kağıt faresi bir anda Aleksi’nin bakışlarını üzerinde bulur. Burada yolları kesişen iki yabancı bir zaman sonra birbirine bağlı iki dost olacaktır.

Doyumsuzdur Zorba. İçinde bitmek tükenmek bilinmeyen bir hayat açlığı barındırır.Ve hikaye ilerledikçe kağıt faresi Zorba’nın baktığı yerden hayata bakabileceğini düşünür. Tabii bu öyle kolay değil.

Düşünün ki bir ömür adadığınız düşünceleriniz, kutsalınız bir avare tarafından sarsılsın. Tuzla buz edilsin.

Her gününü dünyada geçirdiği son günmüş gibi iştahla yaşayan bu adamdan mutluluğun açık ve basit bir kavram olduğunu öğrenecektir. Beklenti içinde olmadan hayatı özümsemenin pekala mümkün olabileceğini görecektir. Ve bizlerin etten kemikten ibaret mahluklar olduğunu hatırlayacaktır. İşte bu noktada Kazancakis çok bilmek için çok okuyan bir kağıt faresi olmaya gerek yoktur mesajını veriyor. Çünkü ömür, her anı coşkunca yaşanacak kadar değerlidir. Ardımızda bıraktıklarımız geçti, önümüzdekiler bilinmez. Ne varsa şimdi de var…

Durma be insan, diyor başka bir deyişle. Git gidebildiğin kadar! Ancak böyle kurtuluruz içinde debelenip durduğumuz keşmekeşten.

“Mutluluğun, basit ve açık bir şey olup bir bardak şarap, bir kestane, kendi halinde bir mangalcık ve denizin uğultusundan başka bir şey olmadığına aklım yattı.

Yalnız, bütün bunların mutluluk olduğunu insanın anlayabilmesi için basit ve açık bir kalbe sahip olması gerekiyordu.”

Konfüçyüs der ki: “Pek çokları mutluluğu, insandan daha yüksekte ararlar, bazıları da daha da alçakta; ama mutluluk insanın boyu hizasındadır.”

Hayatı sadece teorilerden öğrenmek yanılgısından uzaklaştırıyor bizi bir anda. Örneğin emek. Emeğin sözlük anlamı bulunabilir kitaplarda. Ama bir çiftçinin nasır tutmuş ellerine dokunmadan bilebilir miyiz emeğin ne olduğunu? Bir madencinin isle kaplı yüzünden daha iyi hangi sözcük tarif edebilir emeği? Kazancakis’i duyar gibiyim. Hayat o kadar da kağıttan değildir…

Ve bizi hayat gailesinden bir an olsun uzaklaştıran, küçük denilen o sevinçler öylesine büyüktür ki aslında. Kalıplardan, yargılardan, yanılgılardan sıyrılıp, Zorbaca baktığımız zaman sarılabiliriz onlara. Ve şüphesiz daha çok sahip çıkarız sevincimize.

Söyleyecek sözü kalmadığında raks eder Zorba. Bulunduğu kargaşadan daha çok uzaklaşmak ister gibi şevkle dans eder. Varsın deli desinler. Özgür olanın, sınırsızın umurunda mıdır?

“Kırmızı, sarı, siyah yamalarla yamanmış, binlerce ekli ve yamaları kalın sicimle dikildiği için en büyük fırtınalarda bile yırtılmayan bazı gemi yelkenleri vardır. Benim kalbim de öyle işte! Binlerce delikli, binlerce yamalı, ama korkusuz.“

Zorba, hem yaşadığı ana çivileniyor, hem de göğsünde durmaksızın gitmek isteyen bir zaman gemisi barındırıyordu. Zorbaca yaşıyordu. Zorba bir yerde de kurtuluşun simgesidir. Çünkü umarsız, beklentisiz yaşamın içine sığdırılmış saf mutluluk oluvermiştir. Keşkesiz olmayı seçmiştir.

Bir ağacın yaprakları gibiyiz, aynı döngüde yer alan. Düşeceğimiz bir an var, belli. Yaşayan canlı etiz, biriz. Ne iyiliği sahiplenebiliriz fazlaca, ne de yapabileceğimiz kötülükten korkarız. İnsanız…

“Saçma ha? Ayıp! İnsan ne zaman insan olacak be? Pantolonlar, kolalı yakalar, şapkalar giyiyoruz ama hala katırız, kurduz, tilkiyiz, domuzuz. Bizde Tanrı’nın sureti varmış! Kimde? Bizde mi? Tüh suratımıza!”

Ve son olarak bu romanda güçlü bir kurgu, bir olaylar zinciri yoktur denilebilir. Çünkü anlatılmak istenen bunun ötesindedir. Bir yüzyılın ilk yarısı dolmadan iki büyük savaş görmüş insanlığa verilebilecek en güzel öğütleri vermiş Kazancakis. Nitekim Zorba da savaşın her yüzünü görmüş ve nihayet bütün renklere boyamıştır ruhunu.

Her insanın hayatının bir döneminde Zorba ile karşılaşıp ona kulak vermesini isterim. Bir kere olsun, Zorbaca olsun.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş