İnsanların tanımadığı kişilere güler yüz gösterme gereği duymadığı günlerden biriydi. Sefer, uyanmamak için direniyordu. Çünkü işten eve gece üçte dönen birisinin beşte tekrar kalkıp işe gitmemesi gerektiğine inanıyordu. Güler yüz gösterme ihtiyacı duyulmayan bir dünyada yaşayan birisi için ziyadesiyle büyük bir beklentiydi bu. Yine de bu inancı o kadar sağlamdı ki hemen o an üzerindeki delik eşofman ve yakası sol omzunu üşütmeye kararlı tişörtüyle kendini sokağa atıp karşılaştığı kişilere bu derdini anlatsa, herkesin ikiletmeden kendisine hak vereceğine emindi. İnançlarından ve varsayımlarından emin bir hâlde yüzünü yastıktan ayırmaya çalıştı. Tek gözünü aralayıp cama doğru baktı, gördüğü şeye aydınlık denemezdi. Doğrulup pantolonuna uzandı. Her sabah olduğu gibi o sabah da oturarak bir yere kadar giyebileceği gerçeğiyle yüzleşip ayağa kalktı. Yatağa doğru baktığında vücudunun hâlâ yatakta olduğunu gördü. Daha doğrusu gördüğünü sandı.
Pek kabullenemese de evden çıkmak üzereydi. Biraz önce tanımadığı insanlara tebliğ etmeyi düşündüğü inancını inkâr etmesi yaklaşık yedi dakika sürmüştü. Zaten inançlarla ilişkisi hep fırtınalı olmuştu. Kimi zaman camiden çıkmıyor, kimi zaman benim diyen ateiste taş çıkartacak kadar iddialı cümlelerle tüm dinleri inkâr ediyordu. Aynada henüz moraracak vakti bile bulamadığı için kötü yapılmış bir makyaj gibi duran göz altı torbalarına baktı. Hatalarını, üzdüğü insanları, inanan birisinin kolaylıkla günah diyebileceği her davranışını bir kâğıda karalayıp “artık bu yükle yaşayamayacağım” diyerek caminin yolunu tuttuğu gün geldi aklına. O saatlerde genellikle sadece mahallenin beli bükük birkaç yaşlısı camide olduğundan çok fazla insanla muhatap olmayacağını düşünerek çıkmıştı evden. Fırtınalı ilişkinin bu evresi işsiz kalıp da günleri takip etmeyi bıraktığı bir aralığa denk geldiği için hatimli teravihe doğru yürüdüğünü bilmiyordu tabii.
Aynadaki torbalarına bakarken o günden sonra bir daha hiç camiye gitmediğini, çaycı Semih’in çay demlemeyi bilmediğini, Reload Metallicacılarının da iyi dinleyiciler olabileceğini, Beşiktaş’ın bazen hakkının yendiğini, annesinin gereksiz sinirini, kardeşinin ne kadar da hızlı büyüdüğünü, Berfin’in onu haksız yere terk ettiğini, Berfin’in haksız olduğunu ve Berfin’e hak veremediğini düşündü.
Daha güne başlamadan, ki zaten aydınlanmamış gün başlamış sayılmazdı, yorulduğunu hissetti. Torbaları da yorulmuştu. “Daha hava aydınlanmadı ya” dedi onlara hitaben. Bu kadar düşünceyi ve moralsizliği kaldıramayıp nihayet morarmaya başladılar. Morluklar olması gereken kıvama gelene kadar Sefer çoktan yola düşmüştü. O saatte çıkılmaması gereken yokuşu ve o kadar fazla olmaması gereken merdivenleri tırmanıp köprüden önceki eğreti durağa dikildi. Şehir o kadar uyuyordu ki arada ensesini yalayan rüzgâr milyonlarca insanın esnemesinden geliyormuş gibi hissedip rüzgârdan tiksindi. Neden aldığını hatırlamadığı ve giydiğinde düşük bütçeli bir filmin kötü giydirilmiş kötü adamı gibi hissettiren ceketinin yakasını kaldırıp ensesini korumaya çalıştı. Otobüs geldi. Enerjisine şaşırdığı şoförü gördüğü an neden vapura binmediğini sordu kendine. Aslında o saatte binebileceği bir vapur yoktu ama o yine de vapura her bindiğinde denk geldiği, herkesin gözünden uyku akarken çoktan okuduğu gazeteyi noktasına virgülüne kadar vapurdaki arkadaşlarına anlatan koca elli adamı bu şoföre tercih ederdi. Neden şoförlere kravat zorunluluğu getirildiğini düşündü sonra. “Enerjileri taşmasın diye herhalde” diye geçirdi içinden. Bomboş otobüsün herhangi bir koltuğunda köprüyü geçerken Yavuz Çetin’i düşündü. “Böyle bir gün müydü acaba?” diye mırıldandı. Uyuyakaldı.
Uyandığında aradan beş yıl geçmişti. Bu beş yılda sevdiği şehirden nefret ettiren işini, onu zaten terk etmiş olan Berfin’i, ailesini, arkadaşlarını hayatının dışına itmişti. Uyandığında otobüse son kez bindiği o günü ve artık hayatının değişmesi gerektiğini kabul ettiği ânı düşündü. O gün, otobüsten üç durak erken inip, cep telefonunu kapatıp, birkaç haftada bir trekking için gittiği spor kulübünün dağcılık kursuna yazıldığı gündü aynı zamanda. Ufak birikiminin bir kısmını bu kursa ve kurs için gerekli malzemelere harcamış, birkaç yıl içinde de hatırı sayılır tırmanışlar yapmaya başlamıştı. İnsanlık için küçük, Sefer için büyük bu tırmanışlar bir süre sonra şehirden kaçmaya yetecek cesareti vermişti ona. İşte şimdi Akdeniz’le İç Anadolu arasında bir yerlerde, dağ başında iki odalı bir evde hayal ettiği şeyi tam olarak elde edememenin verdiği tuhaf karın ağrısıyla uzanıyordu. Umduğu gibi tarımla falan uğraşmamış, daha doğrusu denemiş ama başaramamıştı.
Dağcılık kursunda ve tırmanışlarında öğrendikleri sayesinde civardaki köylülerin yardımına koşan bir keçi kurtarıcısıydı artık. Yöredekilerin karnı oğlak eti, keçi sütü ve keçi kılından dokunmuş kumaşla doyuyordu. Altın değerinde olan bu keçilerin bazen sarp kayalıkların tepesinde, bazen de oraya nasıl ulaştıklarını bir türlü anlayamadıkları ağaçların dalları arasında mahsur kalması belki birkaç haftanın zorluklarla hatta açlıkla geçirilmesi anlamına geliyordu. Sefer bu açlığın karşısına dikilmiş bir kahramandı onlar için. Bu yüzden ona her zaman destek oluyor, her kurtarmadan sonra da evlerine konuk edip mütevazı sofralarını onunla paylaşıyorlardı. Sefer yine de bu insanların, kaçtığı şehirlilerden daha masum olmadığını biliyordu. Burada geçirdiği iki yıl boyunca duyduğu ve köylünün sanki hiç olmamış gibi hayatına devam ettiği korkunç hikâyeler onu küstüğü hayata tekrar tekrar küsmeye zorluyordu. Bu anlarda hep Kavafis’i düşünüp gideceği bir başka yer olmadığına kendini ikna ediyor, çaresiz keçilerin yüzlerini gözünün önüne getirip o yüzleri hikâyesini duyduğu çocukların yüzleriyle eşliyor, kayalıklara her tırmandığında sanki bir çocuğun o hayattan kurtulmasını sağlamış gibi duygulanıyordu. O kayalar çıkılamayan kariyer basamaklarından, türlü türlü diploma ve sertifikadan, terfiden, zamdan daha fazlasıydı sanki. Çok derinlerde bir yerde bir türlü ikna olamadığı bu düşünceler kayalığın tepesindeki keçiyle göz göze geldiğinde bir an için ikna olunmuş fikirlere dönüşüyordu.
Köylünün bilmediği şey, Sefer’in ulaştığı her keçiye sarılıp dakikalarca ağladığıydı. Onlar o sırada keçiyi sakinleştirmeye çalıştığını düşünüp onu takdir ederken Sefer onlara, onlar gibi olan herkese ve kutsallarına yönelik envaiçeşit küfür eşliğinde göz yaşlarına boğuluyordu. Kimi zaman amcasının tacizine uğradığı için dili tutulan Kasım, kimi zaman okumak istediği için kafasından daha büyük eliyle babasının patlattığı tokat yüzünden sağ kulağı işitmez olan Aynur için ağlıyordu. Hiçbir sebebi yoksa da kendi hâline ağlıyor, en kısa ağlama seanslarını da bu zamanlarda yaşıyordu. Otobüsteki günü ve tüm bunları düşündüğü uyku sonrası saatleri bir telefon zırıltısıyla bölündü Sefer’in. Arayan muhtarın oğlu Hasan’dı. Gevşek gevşek gülerek Süleyman’ın keçisinin yangın kulesi civarlarında bir kayalıkta mahsur kaldığını anlatıyordu. Köylünün kendisinden tek beklentisi zaten bu iken, her seferinde yanlış yazılmış bir dilekçe gibi giriş, gelişme ve sonuç aşamalarını atlamadan uzun cümlelerle yardım istemesinden çok sıkılmıştı. Kalkıp yangın kulesinin olduğu yere gitti. Hasan, Süleyman ve kuleden sorumlu ormancılar onu bekliyorlardı.
Birlikte Süleyman’ın keçisinin mahsur kaldığı kayalığa doğru yürümeye başladılar. Daha üç beş adım atılmadan hoşbeş edilmiş, konuşulacak konular tükenmişti bile. Hasan yeni bir konu açma hevesiyle ama belki de yüzüncü kez “Ya Sefer Hoca sen ne okudum dediydin?” diye sordu. Üniversite mezunu olduğu ve aslında köylünün de altından kalkabileceği birkaç işi kolaylıkla çözdüğü için adı hocaya çıkmıştı Sefer’in. Böyle anlarda kötü bir Yeşilçam filminde mahsur kalmış gibi hissediyordu. Bu soruyla her karşılaştığında okuduğu bölümü açıklamaya bir yarım saat daha ayırmak zorunda kaldığı için artık “Sosyal bilgiler, sosyal bilgiler” deyip geçiyordu. En azından ikinci üçüncü sınıfa kadar okumuş olanlar için yeterli bir cevap oluyordu da o da açıklama yapmaktan kurtuluyordu böylelikle. Hoca deyince zihninde hep ahkâm kesen birilerini canlandıran ve tabi olma aşkına karşılık bulamayan köylü onun bu kestirme cevaplarını garipsiyor ama keçilerden dolayı duydukları minnet yüzünden seslerini çıkaramıyorlardı. Hasan biraz da bu minnetin etkisiyle Sefer’i, okuduğu okulu, yaptığı işleri övmek istedi: “Okumak, yani gerçekten, çok güzel bence okumak, yani keşke hepimiz zamanında, o kadar güzel bir şey ki yani okumalı insan, gerçekten.” Hasan’ın kelime dağarcığı güzel cümleler kurmaya yetmiyordu.
Kayalığın önüne geldiklerinde tepeden kendisine bakan keçinin iki boynuzu arasındaki tenten saçı dikkatini çekti Sefer’in. Sanki özel bir gün için hazırlanmış da işi gücü rast gitmemiş gibi bir çaresizlikle “Hadi randevuma geç kaldım” diye bağırıyordu yukarıdan. Sefer, hazırlıklarını yapıp tırmanmaya koyuldu, buradan daha önce de birkaç keçi kurtardığını, hatta bu kayaların basamaklandırılmasının köylünün işini çok kolaylaştıracağını söylediğini hatırladı. Muhtar, ölü gözleriyle Sefer’in bu önerisine öyle bir bakmıştı ki fikir daha ağızdan çıkar çıkmaz ölmüştü. Nihayetinde Sefer, yeni bir kurtarma hikâyesinin içindeydi. Önceden çaktığı birkaç çiviyi ayağıyla test edip tırmanışına devam etti. Tenten saçlı keçiye gitgide yaklaşıyor, yaklaştıkça bu simayı kime benzetip ağlayacağına karar vermeye çalışıyordu. Zirve yeni bir ferahlama olmalıydı ama bu ferahlamanın kendine dertlenmekten daha anlamlı olması için uğraş veriyordu. Bu fikir her seferinde en az tırmanışın yarattığı hararet kadar onu yoruyordu. Kurtarmalar, günü düşünmeden uykuya dalacak kadar yorgun bitirmesi için emsalsiz bir fırsat oluyordu.
Tepeye vardığında son hamleyi yapıp yukarı çıkabilmek için tutunacak bir yer aradı. Keçi birkaç kez tutunduğu yere yanaşıp eline bastığı için başaramadı. Saçıyla dalga geçtiğimi mi düşündü acaba diye geçirdi içinden. Sonunda keçinin yanına çıkmayı başardı ancak tuhaf bir gerginlik seziyordu. Daha önceki keçiler sanki onun sarılıp ağlamalarına eşlik etmek ister gibi davranırken bu seferki özellikle uzak duruyordu. Saati ve tarihi pek takip etmediği bir hayat yaşadığı için tam olarak kestiremediği bir süre boyunca bakıştılar. Sefer bir dizini zar zor sığıştıkları kayanın zeminine dayayıp keçiyi boynuzundan yakaladı. “Hadi bakalım, ağlasak da ağlamasak da buradan inmemiz lazım” diyerek kendine çekmek istedi. O sırada başını aşağı doğru uzatıp baş parmağıyla işlerin yolunda olduğunu anlatmaya çalıştı. Bu tedbirsizliği fırsat bilen keçi göğsünün sağ tarafına indirdiği darbeyle Sefer’i kayalıktan aşağı doğru uğurladı.
Sefer, anlatacak fırsatı olsa, keçinin o an gülümsediğine yemin edebilirdi. Hatta bu gülümseme ona keçiyi kime benzettiğini de hatırlatmıştı ancak tüm bunları aynı anda düşünecek zamanı yoktu. Bu düşüş her zamanki düşüşlerinden daha ciddi bir düşüştü ve izlediği filmlerdeki, okuduğu kitaplardaki karakterler gibi son anlarında düşüneceği o en özel anıların ne olduğuna karar vermesi gerektiğinin farkındaydı. Hayatını altüst eden kararsızlığının böyle bir anda nüksetmesinin bir insanın başına gelebilecek en kötü şey olduğunu biliyordu. Bunu bildiği esnada çoktan birkaç metre daha yaklaşmıştı yere. Düştüğüne mi yoksa kararsızlığına mı, istifalarına mı yoksa kabullerine mi, kaçışlarına mı yoksa bile bile düştüğü tuzaklara mı üzülse bir türlü karar veremiyordu. Sırtını ve başını yere çarptığını hissetmesiyle tüm hislerini kaybetmesi arasındaki o kısacık aralıkta Süleyman’ın “Berfin ne yaptın Berfin?” haykırışlarına Sefer’in “Yavuz o an ne düşündü acaba?” sorusu eşlik etti.
































































































































































































