ADAK

Güneş, her gün işkence için doğuyordu. Başka bir açıklaması olamazdı. Bu lanet kasabanın tepesinde doğsa ne, batsa ne? Birkaç haftadır buradayım. Ne kadar oldu hatırlamıyorum. Buraya gelirken çatıları aşan hayallerim yoktu. Kâbusum hiç. Ufacık umudum da birkaç günde tuz buz oldu.

Mahalleye taşındığım anda fark edildim. Gözlerinden kaçamadım. Apaçık üzerime dikilmiş, pencerelerden sarkan, perdelerin ardına saklanan, eşiklerden gölgesi süzülen, kapımın önünde fısıldaşan gözler. Yedimi, yirmi dördümü tanrı misali izleyen gözler. Kasabada iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar apartman vardı. Apartman dediğim de dört katlı, kutu gibi binalar. Sanki herkes akraba. Hepsi birbirlerini tanıyorlardı. Dışarıdan gelen insan sayısı o kadar az ki yeni birinin fark edilmemesi imkânsızdı.

Ben Mediha. Geldiğim yol ayaklarımı kanattı. Dikenlerin yarısını ben döşedim, yarısı koynumda beslediklerim. Canım yandı. Ağlamadım. Hiç kimseyi de yoldaş tutmadım. Ben de onları fark ettim. Onlar gibi sistemli olamasam da birkaç özelliğini beynime kazıdım.

Küçüğünden büyüğüne hepsinin tenleri, tencerenin dibindeki patlayamadan yanmış cin mısırlar gibi kara sarıydı. Sürekli bir fısıltı vardı. Kendi aralarında geliştirdikleri bir dilleri vardı. Anlayamıyordum. Apartmandakiler ve birkaç esnaf hariç kimseyle konuşmuyordum. Konuştuklarımı da anlayamıyordum. Buradakilerin meraklı bakışları, konuşma gayretleri beni asla etkilemedi.

Onları izledim. Önce tıkır tıkır tıkır üst komşumu… Özellikle sessizliğin hâkim olduğu saatlerde… İnce bir topukluyla geziyordu sanki evde. Hani lastik tabanı zamanla topuğundan ayrılır da çiviyi yere vurur gibi ses gelir ya tam olarak öyleydi. Bir tuhaflık vardı. Küçücük bir kadındı belli ki. Onu görmek için her yolu denedim ama bir kere bile denk gelemedim. Sadece bedeniyle orantısız koca bir göbeği olan amcayı görüyordum. Sürekli balkonda sigara içiyor ve kendi kendine konuşuyordu. Bir gün kapımı çaldı. Kapıyı açtığım anda koku yüzüme çarptı. Leş gibi tütün kokuyordu. Evden kaçan kedisini soruyordu. Adı Kokana’ymış. Görmediğimi söyleyince alt kata indi. Kapıyı incecik aralık bırakıp dinlemeye başladım.

“Elektrikler de kesildi ya bir şey gelmesin çocuğun başına!” dedi.

“Evet, yine başladı!” dedi diğeri.

“Bu mu uğursuzluk getirdi acaba?”

“Olur mu olur! Ama adak zamanı da geçti. Tahtalara gelesice internette paylaşmasalardı kimsecikler bilmiyordu. Şimdi adağa gitsek topa tutarlar bizi.”

“Doğru diyorsun ama ben yine de bundan şüpheleniyorum. Baksana, hastalıklı gibi bembeyaz. Geçenlerde bizim tepenin orada görmüşler. Tuhaf tuhaf hareketler yapıyormuş. Yılan gibi kıvrım kıvrım kıvrılmış. Vücudunda hiç kemik yok gibiymiş. Evden de tuhaf tuhaf yanık kokuları geliyor zaten. Saliha abla elinde tüten otlarla tüm evi gezdiğini görmüş karşıdan. Dinlediği müzikler de bir garip. Büyücü müdür nedir belli değil. Adı da bir garip zaten.”

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Beni suçluyorlardı. Neden suçlandığımı bile anlamamıştım. Kedisinin kayıp olmasıyla elektriklerin kesilmesinin ne ilgisi vardı? Yeniden başlayan şey neydi? Adak ne sunuyordu da bunlar milleti ayağa kaldırmışlardı? Onlara benzemiyorum diye beni suçlamalarına ne demeli?

Yoga yapıyorum, tütsü yakıyorum diye büyücü mü oluyorum yani? Pislikler! Hem ne varmış benim ismimde?

Balkona çıkıp bir sigara yaktım. Pis moruk hâlâ kedisini arıyordu. Ona baktığımı hissetmiş olacak ki kafasını kaldırıp bana baktı. Gözlerimi kaçırmadım. Anında kafasını çevirip aramaya devam etti. Ödlek herif!

Şu adak meselesini incelemek için içeri geçtim. Ev o kadar sessizdi ki neyin eksik olduğunu keşfetmem zaman aldı. Tepemdeki topuk sesi yoktu. Meğer onlar, kedinin tırnak sesleriymiş. O kadar az ses çıkaran bir kadın olamazdı zaten. Adağa gelince de hiçbir şey bulamadım. Belki de çıkan haberleri kaldırttılar. Ne adıyorlar acaba? Kadın veya kız çocuğu mu? Gerçi öyle olsa… Haber değeri bile yok.

Sonra adımı aradım. Bugüne kadar araştırmak aklıma bile gelmemişti. Anneannemin adıydı. Mediha. Medea’dan geliyormuş. Kuran’da geçmiyormuş. Antik dünyanın en büyük büyücülerinden biriymiş. İlaç ve zehir ustasıymış. Anaerkil yapının simgesiymiş. Öfkelendiğinde korkutucu olurmuş, gözleri açık renkli ve parlakmış. Yer ve ay tanrıçası dedikleri kadar cadı da derlermiş.

Tüylerim diken diken oldu. Bana bu ismi bilerek mi verdiler acaba? Bu adamlar tüm bunları biliyorlarsa tabii benden şüphelenirlerdi. Gerçi nereden bileceklerdi? Eminim hiçbir fikirleri yoktu. Yine de tüm bunlarla bir türlü bir bağ kuramadım. Biraz kestirmek için koltuğa uzandım.

Öyle derin uyumuşum ki kalktığımda her yer zifiri karanlıktı. Biraz fazla karanlık. Kalktım, ışıkları açmak istedim. Karanlık. Belli ki yine elektrikler kesilmişti. Telefona baktım, saat on bir olmuş. Ben de uyumaya devam ettim.

Ertesi sabah feryat sesleriyle uyandım. Sesler dışarıdan geliyordu ancak apartmanda da hareketlilik vardı. Kapıya koştum. Karşı komşu da kapıdaydı. “Gir içeri, çabuk!” deyip yüzüme kapıyı çarptı. Hemen içeri girdim. Balkona koştum. Üstümdeki pis moruk anlaşılmaz sesler çıkararak bağırıyordu. Küpeli koca bir köpek ve Kokona yerde yatıyordu. Zavallı hayvanların ağızlarından köpükler çıkmıştı. Öfkeli birkaç çift göz bana yönelince içeri kaçtım.

Neden sonra ortalık duruldu. Evde yiyecek lokma yoktu. Çarşıya çıktım. Her şey çok normaldi. Hem neden olmasındı ki? Neden normal olmasın? Fakat huzursuzdum. Normal olmayan bir hava vardı. Kasaba girdim. Kimsecikler yoktu. Adam elinde kancaya asılı, koca bir hayvanla içeriden çıktı. Beni görünce bir adım geri çekildi ama hemen durumu toparladı. O anlayamadığım ağızlarıyla saçma sapan sohbet etmeye başladık. Bir cesaret adak meselesini sordum.

“Bak bu sene adağı yapmadık başımıza neler geliyor. Önce elektrikler kesiliyor, sonra da hayvanlarımız ölüyor. Senelerdir hiç böyle şeyler olmuyordu. Tamam, tek tük elektriklerimiz kesilirdi ama hayvanlar ölmezdi. Neymiş, yabani atların nesli tükeniyormuş! Tükenmez. Biz senelerdir kesiyoruz.” dedi.

“Ne yani, buranın elektrik tellerinden kötülük mü geçiyor?” dedim. Etimi bana uzatıp ağzını fermuarla kapar gibi kapadı.

Mutlaka mantıklı bir açıklaması olmalıydı. Gerçi at adayan insanlardan bahsediyoruz. Hoş, dana olsa ne olur ki? Tüm bunların adak adamayla ilişkisi olamazdı. Tesadüfleri ceza olarak görüyorlardı. Ne cehalet ama!

Eve vardığımda kapımın eşiğinde lekeler vardı. Önce anlayamadım.Çantamdan ıslak mendil çıkartıp sildiğimde fark ettim.

Kapıma kan sürmüşlerdi. Sinirlerim bozuldu. Elim ayağım titredi. Yatağa uzanıp düşünmeye başladım. Ne demek istiyorlardı? Tüm bunların sorumlusu ben miydim? Kapıya kan sürmek nedir yahu! Cani herifler! Kesin üstteki moruğun işiydi bu! Kasabın anlattıkları kafama takıldı. İçeri geçip araştırmaya başladım. İyi ki şu internet var. Elektriğin kesileceği, saatlerine kadar belediyenin web sitesinde yazıyordu zaten. Hayvan ölümlerinin sebebi de yakınlarda bulunan fabrikanın atık sularının boklu bir dereye sızmasından kaynaklıymış. Fabrika daha önce ceza bile yemiş bu durum yüzünden. Boş herifler ya! Yok, elektrik kesintileri, yok adaklar, yok hayvan ölümleri diye diye benim de kafamı karıştırdılar. Bir film açıp internette gezinmeye devam ettim.

Yumruk sesleriyle yerimden sıçradım. Zifiri karanlık. Yine. Korktum. Neredeyse kapıyı kıracaklar. Ayakkabı dolabını kapıya dayadım.

“Adak sensin!” “Pis cadı!” sesleri arasından karşı komşunun sesi yankılandı;

“Açma kızım, açma! Kesecek bunlar seni!”

Açmadım.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş