BİR BAHÇE, BİR OĞUL, BİR İNCİR

Hayastyan, “Yıllarca iki kayısı ağacının arasında kalan incir ağacının hikâyesini anlatmak isterim sana,” dedi. Tütünü parmaklarının ucuyla sardı, dudaklarında ıslatıp yaktı. Vahram, “Pagur burada olsaydı belki de anlatmana hiç gerek kalmazdı,” diyerek bıyıklarını burarak araya girdi. Hayastyan, “Her şey benim suçum. ‘Büyükannen orada kaldı, bizimle gelemedi’ demeseydim, o da gitmeyecekti,” diye yanıtladı. Vahram’ın annesi Noyemzar, kemikleri köpeğin önüne attı. Benim oturduğum kütüğün kenarına kıçını yerleştirdi, beni de biraz sağa doğru itekledi. “Siz ne diye her gün bu deli adamı dinlersiniz ki? Aynı şeyi anlatıyor, ben bile ezberledim. Senin derdin ne Hayastyan? Biz geçmişi unutmaya çalışırken sen durmadan kendi geçmişini anlatarak bize de eziyet ettiğinin farkında değil misin?” Konuşmadılar. Başlarını önüne eğdiler. Hayastyan, Noyemzar’ın söylediklerine kulak asmadı; anlatacaktı anlatmasına ama her seferinde anlattığının yerini başka cümlelerin ve kelimelerin alacağı da kesindi.

Yıllar yılı yanından geçip görmediğim incir ağacı. Görsem de görmezden geldiğim incir ağacı. Yıkık duvarları arkasına alan, büyüsü gerçeğe dönüşen o incir ağacı. Her bir dalı toprağa saplı hançer gibi uzanırdı. Yaprakları genişçe önüne eğilir, dalları kupkuru griliğiyle meyve verememenin matemini yaşardı. Kışın sert soğuğunda büzüşüp yapraklarını kararttığında, düşen karlar ağırlık yaptığında, rüzgâr oradan oraya savurduğunda dalları bükülürdü. O dallar sabahına buzdan birer dikit olurdu. Baharın serin rüzgârında dalına konacak nar bülbülünün ötüşlerini özlerdi. İncir hiçbir zaman meyve vermedi.

İncire konan kuşlar da iflah olmadı, kiminin kanadı kırıldı, kiminin gagası dalına saplandı kaldı. Kurağın hışmına uğradı dese de büyükbaban, sonunda çözümünü bulmuştu büyükannen. İki kayısı ağacının gölgesi incire engeldi. Öyle söyledi: “Kaç yıldır bu bahçedeyim meğer hiç fark etmemişim. Geçen gün, akşama kadar izlerken gördüm. İki kayısının gölgesi incire rahat vermiyordu. Güneş almıyordu.” Aklındaki her şeyi döküyordu. Bir gün gelip beni bulacaktı bütün bunlar. Nihayet gelmişti o gün. Döne dolaşa gelip beni uzandığım yerde dürttü. “Uyan,” dedi. Kanlanmış gözlerimle baktım ona. “Kalk, incirin etrafını kazıyacağız.” Onu kıramazdım, incitemezdim; ne söylese yerine getirirdim, bilirsin. Kalktım; onun elinde kazma, benim elimde kürek. Alnına düşen terler, göğüs kafesinde eğildikçe önüme serpilen bembeyaz memeleri… -Şu babam ne şanslı adam derdim, gece boyunca gömüldüğü bu beyaz memelerden kafasını kaldırmazdı.- Yüzüne yansıyan yaprakların gölgeleri… O gölgelerle İran halısı serilmişti sanki gövdesine. Kazdıkça kazıdık, sonunda köküne indik. Etrafını elleriyle temizledi, “Dikkat et, zarar görmesin kökü,” dedi. İncirin etrafına kazdığımız çukuru suyla doldurdu; yumuşasın, toprak kökleri bıraksın diye. Sonunda çıkarmıştık ağacı, odamızdaki pencerenin karşısına dikmiştik. İlkin meyve vermese de iki yıl geçtikten sonra meyve vermeye başladı. Ama tatsız, hemen dalında kuruyup büzüşen, bozulan meyveler. “Gördün mü,” dedi. “Ağaçlar, kendi cinsinden olmayanın gölgesini sevmez, istemez.” Böyle dedi demesine ama dalından koparıp parmakları arasında incir tanesini ikiye ayırınca anladı çürümüşlüğü. Yüzü düştü. Ekşidi. Zaten bir daha da iflah olmadık. Hz. İsa’nın Kudüs dönüşünde meyve vermeyen incir ağacını lanetleyip kurutması gibi ben de lanetledim o günü ve inciri. Şimdi kim bilir ne ağaç ne de ev yerli yerindedir. Belki de kesmişlerdir.

Hiçbiriniz yoksunuz. Ama senin olmayışın başka; annenin yasıyla dünyaya solmuşum. Senin boşluğunla hiçbir şeye devam edemiyorum. Bir ömür boyu göğüs kafesimde atmışlığınız var artık. İşte bütün bunları, şu an elimde olan fotoğrafını seyrederken düşündüm. Yine senin için nehrin kenarına gideceğim. Nehrin karşı tarafındakilere seni göstermek için. Pencereye sarkan incirin kuru dalını büyükannenin mendiliyle pencerenin demirine bağlamıştım. Son gece pencereden bakmıştım incirin haline: Sanki her şeyi söylemiş, yapmış ve konmuş dünyaya. Kapıyı örttüm, kilitledim, belki bir daha döneriz diye bahçeye uzun uzun baktım. Ceviz düşüren kargaya taş attım. Birkaç eşya elimize tutuşturmuştuk herkes gibi. Annenin sonbaharlarda yaktığı kuru otların ortasında durdum bunları anımsarken. Omuzlarımın hizasında boyları. Yola çıktım. Buradan ta Arpaçay’ının Aras Nehri’ne döküldüğü yere kadar yürüyeceğim. Bilirsin Bagaryan’dan karşı tarafa geçmek eskisi kadar kolay değil artık. Halıkışla’da yaşayanlara göstereceğim fotoğrafını. Aynı dilde başka inanışlarda yüz yüze duracağız heba olmuş arayışlarımıza. Onlar da bana oğullarını gösterecek, sadece selamlaşacağız, kucaklaşamayacağız. Biri çıkıp “oğlum yeter ki sağ olsun, orada kalsın, sadece yaşadığını bileyim, yeter bana” diyecek. Herkes ona oğullarının kokusunu hatırlayarak bakacak. Gözlerinden yaş akacak. Babalar, oğullarından gizli gizli yaptığı her şeye gözyaşlarını da ekleyecek. Gizledikleri sevgilerini açığa çıkaracak. Seninle yazları buraya gelirdik, yol üzerindeki sergilerde kavun, karpuz, domates satanlarla ahbap olur, akşama kadar konuşurduk. Sen sıkılırdın bundan. Ama akşamları komşuların verdiği incir likörünü yudumladığımızda gözlerini sevinç kaplardı. Sabah olduğunda da eski haline geri dönerdin. Zaten içinde hep gitmek vardı. Ne zaman yola çıksam, ne zaman adımlarımı uzağa götürsem annen, sen ve incir ağacı gelir benim düşüncemde oturursunuz. Halıkışla’ya ince ince bir kar yağar, kirpiklerime düşer bazen yolu göremezdim. Arpaçay üzerine inşa edilen demir köprüyü kar kaplamıştı. Eski köprüyü sel yıkıp götürmüştü. Sen gittikten sonra her hafta burada buluşuyoruz. Herkesin elinde bir fotoğraf, kimi oğlunun kimi de kızının fotoğrafını tutuyor elinde. Hepsi de benim gibi çerçevelemiş.

Erken mi geldim, yoksa kar yağdığı için kimse mi gelmedi, bilmiyorum. Elma ağacının altına sığınmışım, ellerimi ağzıma götürüp ısıtıyorum. Ama dayanılacak gibi değil. Etraftaki kuru odunları, dalları topluyorum, ateş yakıyorum. Tüten dumanı gören herkes geliyor. Ellerinde fotoğraflar. Dağlardan, köylerden inmişler. Isınıyoruz. Sonra Arpaçay’ının öte yakasındakiler de ateş yakıyor.

Bir süre bekliyoruz öyle. El sallıyoruz birbirimize. Ve çayın kenarında sıraya diziliyoruz; biz bu tarafta, onlar da diğer tarafta. Arpaçay donmuş, alttan alta akıyor belki. Karlar buzun üzerine düşüyor. Gözetleme kulesindeki askerler bizi izliyor. Hepimiz sırayla fotoğrafları kaldırıyoruz. Ne zaman biri dikkatlice fotoğrafına baksa içimde umut ışığı belirir. Bakışlar senin fotoğrafından çekilince içimi bir karanlık basar. Ama bugün umudumla geldim, karanlığa kalmam. Çünkü umut hep vardır, hep bizimledir. Senelerdir buraya geliriz; ne bizim fotoğraflarımızdan ne de onların fotoğraflarından tanıdık çıkan olmadı. Öyle işte. Yüzlerimiz asık. Düşünceli. Gani gani karanlıktayız.

Karşıdan biri, elini bizim tarafımızdaki fotoğrafların birine uzattı. Adam gülümsedi, elindeki fotoğrafı işaret edince. O adam çıkıp gitti, herkes adamın gelişini bekliyordu. Önünde sallana sallana yürüyen bir inekle çıkageldi. Bizim tarafımızdaki adam da gülümsedi. Sonra dönüp adamın elindeki fotoğrafa baktık. Fotoğraf, karşı taraftan adamın getirdiği inekti. Şaşırmıştık. Aynı zamanda yumruklarımızı sıkıp öfkelenmiştik. Hep bir ağızdan “be utanmaz adam,” dedik. Ama adam gülümsemeye devam ediyordu. Bizle birlikte yıllardır buraya gelen yaşlı kadın, “Allah seni bildiği gibi yapsın. Biz neyin derdindeyiz, sen neyin derdindesin,” diye çıkıştı.

Adam buzların üzerinden karşıya geçen ineğe bakıp gülümsüyordu. Sonunda inek bu tarafa geçmişti; adam ineğin ipinden tutup ağacın gövdesine bağladı. İnek, çayı geçerken buzların üzerinde yer yer çatlaklar oluştu. O çatlaklardan sular sızdı, havayla buluşan sular buharlandı. Buhar çayın ortasını kapattı; karşıdakiler bizi, biz de onları görmüyorduk. Bir çift karga havalandı, bakışlar kargalarda toplandı. Sonra yine adama yöneldi. Adam:

— Sizin evlatlarınız can da benim ineğim can değil mi? Sizin üzüntünüz üzüntü de benimki değil mi? Bırakın ineği, bir tavuğumuz kaybolsa hanımım günlerce yataktan kalkmaz. Başına ağrılar girer. Kimse kimsenin acısına ortak olamaz, gerçekten olamaz. Sadece acısına bakıp bir süre dalgın dalgın bakar, dedi.

Birbirimizin yüzüne bakıp daha bir şey söylemeye yeltenmeden adam konuşmasını sürdürmek için sertçe ayağını yere vurdu. İşaret parmağını uzattı:

— Bu inek bana bir sürü buzağı doğurdu. Sonra büyüdüler, bize süt verdiler, bize yarenlik ettiler. Karım bana çocuk veremese de bu ineğin sayesinde evimizin neşe kaynağı buzağılar oldu. Başka geçim kaynağımız yok; bu inekler bize evlat, bize memur, bize nimet oldu, dedi.

Şaşıracak bir şey yoktu oysa. Dünyaydı ve böyleydi. Bu esnada karşı taraftan biri, eline aldığı baltayla incir ağacının dalını kesip ateşe atıyordu. “Ne yapıyorsun, neden kesiyorsun?” dedim.

— Sen bilmez misin, meyve vermeyen incir ağacı uğursuzdur. Her kimin bahçesinde incir varsa, onun evi bereketsizdir; o aile hayırsızlıklardan kurtulamaz, dedi.

Bunca vakit adını koyamadığım o lanetli takvim yapraklarından düşen günlerin uğursuzluğu hep incirdenmiş. Yüzümü götürüp bir evin kapısına bırakasım gelmişti. Kalabalığın uğultusunu unutmuş; senin, büyükannenin, annenin ve incirin gölgesi altında dünyadan gitmiştim. Yanımdaki adamın dirseği çarpmasa dünyayı unutacaktım. En büyük dileğim buydu. Ama yaşarken insan neyi unutabilir ki? Şu bahçede, gördüğümle görmediğim arasında ne kadar yakınlık var? Sanırım hatırladığım kadar.

O adamla yine göz göze geldik. Hiçbir şey söyleyemedik. Sessizlik aramızda konuşamadığımız her şeyi ama her şeyi anlatıyordu. Aramıza buharlar giriyordu, bazen karşı taraftakileri göremiyorduk. Buharlar göğe doğru yükseliyordu.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş