inanıyorum
bu benim dirilme şeklim
bir hatıra taşını yerinden ederek
hatırlamanın evini değiştirmek
bir düş gölünde bir hatıra taşıyla
halkaları büyütmek
Hatice Nisan
Her şey son derece huzurlu ve normaldi. Aynı akşamüstü ışıklarının zar zor aydınlattığı oda. Aynı çizikler içindeki eski meşe masa. Masadan daha derin çizgileriyle sandalyede kambur bir vaziyette mektup yazan kadın. Tek fark, yerdeki kutunun içindeki taşlar. İrili ufaklı, her biri tek tek özenle sarılmış bir kutu taş.
Düzgün yazan bir kalem aramak için usulca yerinden kalkıyor. Annesinden kalma kapaklı kitaplığın yanına gidiyor. Kapağın birini açtığında başından aşağı kitap yağıyor. Kafasını ellerinin arasına alıp yere çöküyor.
Bu dağınıklığın bir bedeli olacaktı elbette. Aferin kızım sana. Evi de kendin gibi boşladın. Şu hâle bak.
Söylene söylene kitapları toplayıp düşmeyecek şekilde kitaplığa tepiyor. Hıncahınç kitap dolu. Tiksinmiş bir ifadeyle bakıyor. Ondan kalan bir sürü yük. Nihayet aradığını bulup masasına geri dönüyor.
Şu yazının çirkinliğine ne demeli peki? Kalemden değilmiş demek. Neyse, ne düşünürse düşünsün. Yazısı bile berbat desin varsın. Duymayacağım. Başlayalım bakalım. “Sevgili Hakan;” Ne sevgilisi be. İyice aptal oldum. Dümdüz Hakan. Fazla bile ona. Mektup yazmayı da unutmuşum. Nasılsın mı diyeyim? İyi tabii. Hatta bensiz çok daha iyi.
Beşinci kağıdı da buruşturup yere atıyor. Pencereden dışarıyı izliyor. Geçip giden günü izliyor. Her şey ve herkes gider gölgesi yüzünü de odayı da karanlığa teslim ediyor. Tekrar yazmaya karar verdiğinde fark ediyor. Masa lambasının tozlu düğmesine, bomboş kağıda gözlerini dikiyor. Hiçbir şey aklına gelmiyor. Elinde kalem duruyor. Neden sonra dışarıdan gelen sesle parmaklarının ve kâğıdın sol köşesinin mürekkebe bulandığı görüyor. Parmaklarını lekeli kâğıda iyice siliyor. Onu da diğer kâğıt mezarlığına gönderiyor.
Öf! İyice pasaklı oldum. Gidip şu ellerimi yıkayayım. Bir de okkalı kahve yaptım mı en azından kafamı toparlamış olurum. Şu lanet mektubu da çarçabuk bitiririm belki o zaman.
Mutfak lavabosuna yöneliyor. Ellerini bulaşık deterjanıyla iyice köpürtüyor. Tırnaklarıyla kazıyor lekeli parmaklarını ve tırnak diplerini. İz kalıyor. Mutlaka iz kalır. Orta boy bir fincan alıyor terekten. Askerler gibi sıraya girmiş bir sıra fincan. Hepsi baş aşağı duruyor, cezalı gibi. Üstleri yapışmış toz kaplı. Sadece elindeki fincan temiz. Her gün onunla içiyor kahvesini. Alışkanlıklar yakasını bırakmıyor. Sanki kendisi değil de ruhunu masada, mektubun başında bırakmış bir robot. Bol köpüklü ve şekersiz kahvesini alıp odaya yürüyor. Odanın kapısında duruyor. İzliyor. Artık robot değil.
Demek ki ben bu odayı hatta bu evi onun için veya arkadaşlarım için düzenli tutuyormuşum. Demek benim kendime layık gördüğüm buymuş. Bu kadarmış işte. Sürekli oturduğum aynı yerde, kanepenin yeşili solmuş ve içe çökmüş. E tabii ağırlaştım da biraz son günlerde. Şu tv battaniyesini de keşke yıkasaydım. Artık gerek yok. İlk zamanlar kızlar sık sık gelirdi. Onlar da sıkıldı. Haklılar. Bilmiyorlar ki ben de onlardan sıkılmıştım. Belki de biliyorlar. Belli etmişimdir muhakkak. Farkında değilim. Ondan ayakları kesildi. Ama neydi o destek olma maskesinin ardına gizlenen acıyan cümleler. Sanki ilk terk edilen bendim. Sanki ben kendi başımın çaresine bakamıyordum da onun eline, omzuna, sözüne, kalbine ihtiyacım vardı. Kendi başımın çaresine baktım işte. Burası da bunca dağılmazdı ya son günlerde üst üste gelen haberler beni biraz sarstı. Artık derli toplu olmak için kendimi zorlamamın âlemi yok. Kitaplarını da aldıracaktın güya. Onlar da kokusunu değiştirdi bu odanın. Ağırlık çöktü ardında bıraktıklarından. Birkaçını okudum. En çok altını çizdiklerini. Tanımadığım bir sen vardın o satırlarda. Keşke daha önce okusaydım. Okumadım. Sen de benim taşlarımı merak etmedin. Ne ideal çift ama!
Masanın yanında yerde duran taşları bir bir çıkarıp halının üzerine diziyor. Üzerlerinde ufacık bir hatırlatma yok. Kimse için bir anlamı yok onların. Sadece o biliyor hatıra taşlarının anlamlarını. Kimisini daha uzun tutuyor elinde. Kimisini hemen yerine bırakıyor. Taşların kimisi çirkin. Hatırlattıkları gibi. Üşüyor. Zamanın farkında değil. Zaman taşlar misali geçiyor ellerinden. Doğrulmaya çalışıyor. Beli tutulmuş yerde. Bacağından ince bir sızı geçiyor. Kendini tüm ağırlığıyla yatak odasına sürüyor.
Her kapının eşiğinde duruyor. Eşiklerin görünmez elleri var. Ayak bileklerinden kavrıyor. Yatak odasına bakıyor. Gözleri karanlığa çoktan alışmış. Gözleri yatakta. Yatağın hiç bozulmayan tarafında.
Ne üşümüştüm ilk zamanlar. Nasıl soğuktu yokluğun. Nasıl da korktum. Sonra bıraktım korkularımı, güçlü kadın pozlarımı. Teker teker bıraktım. İşte o zaman biraz olsun rahatladım. Alıştım. Yokluğuna da yatağın soğuk tarafına da.
Odaya girip kapıyı hafifçe örtüyor. Kapıya sıkı sıkı tutunan askılıktan hırkasını alıyor. Mektubun başına dönerken giyiniyor. Artık adımları daha hızlı. Kararlı. İçi ısınıyor. Hırka, annesinden kalma. Annesini şefkatini geçiriyor üzerine. Şimdi sıcak. Sarmalanmış. Odaya girerken kenarı sivri bir taşa çarpıyor ayağı.
Al işte. Hiç de sevmem bu taşı. O gereksizle buluştuğumuz gün kafenin koca saksılarındaki dekoratif taşlardan biriydi. Tıpkı o buluşma gibi sahte ve sıradan. Aslında ben de seni aldatmış olabilirim. Gerçeği gizleyişim aldatmak sayılır mı? Aman bana ne! Ne sayılırsa sayılsın. Bu saatten sonra umurumda mı olur. Şu başlayamayan mektubu bitirme zamanım geldi.
“Hakan;
Sana bir kutu taş bırakıyorum. Hatıra taşları. Benim tarihim. Kim bilir belki de onlara keder taşları demek lazım. Şu an kederle yüklüler. Elim onlara keder bulaştırdı, biraz da gözyaşı. Üzül diye yazmıyorum tüm bunları. Bil diye. İstersen üzül. Bunu bilemeyecek kadar uzakta olacağım. Senin bana ‘Geri dön,’ diyemeyeceğin kadar uzak.
İlk tanıştığımız gün”
N’apıyorum ya ben? Bunlar ne korkunç satırlar. Bir insan acımaktan başka ne yapar bunları okuyunca? Resmen beni çağırsın, arasın diye uğraşıyorum. Bunu mu istiyorum? Bu yüzden mi gidiyorum? Hadi kızım kendine gel. Saçmalama. Kalemi yüreğin değil beynin tutsun.
Bu defa kâğıdı buruşturup atmıyor. Parçalara ayırıyor. Kendini parçalıyor. Kederini, yüreğini kâğıt mezarlığının içine fırlatıyor. Odanın içine son bir defa bakıp hızlıca bir sayfa dolusu yazıyor. Dolu dolu yazıyor. Acısını mürekkebe bulaştırmıyor.
“…
Mektubuma burada son vermek istiyorum. Anlatacak çok şey var. Anlatmadıklarımı hayal et. Hoşça kal.
Yağmur”
Ellerini beline koyup yay gibi geriliyor. Masa lambasının tabanından memnun yüzüne bakıyor.
Aferin kızım iyi iş çıkardın. Yazın korkunç oldu ama olsun. Bir zahmet okumakla uğraşsın. Bu taşları da isterse… Tövbe tövbe. Neyse hiç ona küfür edip ağzımı da suyumu da bozamam. Benim suyum ne bulanık ne dalgalı. İçimdeki, eteğimdeki, hayatımdaki tüm taşları döktüm. Meğer ne hafifmiş bu ev. Giderayak fark etmem biraz talihsizlik oldu. Görmek isterdim ama onu. Mektubu okurken yüzünün alacağı şekli, evi adımlayışını, benim kalktığım sandalyeye oturuşunu. Kitaplığa tepilmiş kitapları öfkelendirecektir, biliyorum. Öfkelensin. Onlar beni de hep öfkelendirdiler. Biraz da ona yük olsunlar. Ağız dolusu küfür eder kesin. Hiçbir sözü içinde tutmaz. İlla dökülür dudaklarından. Kimsenin ne hissettiğini zerre düşünmez. Bencil herif. Neyse artık yatabilirim. Yarın uzun bir yol beni bekliyor. Tıpkı onun gibi gidiyorum bu evden. Tüm varlığım bir sırt çantası kadar. Evin ağırlığı onun olsun. Bu bana yeter.
Gecenin karanlığı eskisinden daha huzurlu.
































































































































































































