BÖĞÜRMEK

“Deli danalar gibi dönüp durma evin içinde.” dedi annem. “Nasıl yani.” dedim. “Dananın delisi de mi olurmuş?” “Olmaz mı, sen bizim köydekileri gör hele.” dedi. Meraktan hemen Türk Dil Kurumu sözlüğüne “deli danalar gibi dönmek” yazdım. “Ne yapacağını bilemeyerek şaşkınca davranmak” anlamına geliyormuş. Halkın bir bildiği vardır o hâlde, dedim. Deyimlerin kudretine inanmak gerek.

Annemin mağarasıdır köy. Kırsalda hayvanla, taş toprakla iç içe büyümüş. Doğanın dilinden iyi anlar. Her yaz olduğu gibi bu sene de köyüne gidecek. Ben en son çocukken gittim. Can sıkıntısından koca karıncaları yaprağın üstünde gezdirmiştim. Ölülerine mezar yapıp yanlarına papatya serpiştirmiştim. Seneler sonra o yaz köye yeniden gidesim geldi. Belki çocukluğuma dönerim. Şu ortalıkta şaşkınca dolanan deli danalarla, geceleri tarlalara sızan yaban domuzlarıyla karşılaşırım. Annem bu kararıma epeyce şaşırdı. “Gel madem, azıcık akraba yüzü de görürsün.” dedi.

Gittik. Annemin dayısının iki katlı evinde kaldık. Perili köşkü andıran bu tahta evde geceleri kapıdan tıkırtılar gelmeye başladı. Korkudan ışığı açtım. Yanımda getirdiğim kitaplardan birini okuyup dikkatimi dağıtmaya çalıştım. Aksine elime de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani”si denk geldi. Çocukken çok korkmuştum o kitaptan, ortaokulda Türkçe öğretmenimiz zorla okutmuştu. Kitabı valize bıraktım. Başka kitap ararken uykuya daldım.

Sabah olduğunda fotoğraf çekmek için dışarı çıktım. Dilek birden karşımda beliriverdi.

“Sen nereye böyle abla?”

“Şuralarda biraz dolaşıp geleceğim.”

Güneş altında durmaktan yüzü kömüre dönmüş. Tırnakları parmağının içinde kaybolmuş. Sıkıntıdan yemiş besbelli.

“Zeynep uyandı mı? Kumdan pasta yapacaktık.”

“Uyanmadı. Oynarsınız yine.”

O sırada gözüme çarpan pembe çiçekleri, minimini kertenkeleleri kadrajıma alıyordum. Bakışları merakla boynumdaki fotoğraf makinesine kenetlendi.

“Hep çiçeği böceği çekiyon, az da beni çek.”

“Çekerim tabii. Poz ver bakayım.”

Sığırların yanına geçti. Elindeki uzun tahtayı yere fırlattı. Kara saçlarını çimenlere doğru savurdu. Tebessüm etti. Makinenin lensi yerine gözlerimin içine baktı.

“Nasıııl, güzel çıkmış mıyım?”

“Hem de çok güzel. Gel bak.”

Kendini ekranda görünce yüzü elma şekerine döndü. Gizlediği eğri büğrü dişlerini ortaya çıkardı. Elindeki sopayla söz dinlemeyen arsız danaların sırtını dürttü. Ben de uzun uzun yürüdüm. Kuş cıvıltıları her yanı kaplamış, tertemiz nefes açıcı bir hava. Sanki cennete düştüm. Derenin şırıltısıyla ilerledim. Büyük şehirlerde kanalizasyondan patlayan lağım suları eşlik ediyor yollara. Burada öyle mi, dereden akan suyla elini yüzünü yıkıyor insanlar. Uzaklardan garip bir böğürme sesleri gelmeye başladı. İrkildim. Bu da neyin nesi? Yoksa ayı mı? Yok canım, ayı dediğin dağda, ıssız yerlerde olur. Hem ben çok da uzağa gitmedim. Sese kulak vermiyormuş gibi yaptım. Yol kenarındaki iri papatyalardan topladım. Zeynep’e taç yapayım, sevinsin. Süse püse pek düşkün. Ses bu sefer çok daha yakından geldi. Korkumu bastırmaya, papatya tacına odaklanmaya çalıştım. Zeynep’in evde biriktirdiği rengârenk puantiyeli taçları ne de güzeldi. Kıvır kıvır kumral saçlarına ne çok yakışırdı. Dananın arkamda olduğunu iyice hissettim. Önüme bakarak adımlarımı hızlandırdım. O ise benden daha tez çıktı. İsyankâr bir “böööğ” sesi kulaklarımı yırttı. Bu annemin deli dana dediklerinden. Ta kendisi. Çetin ceviz. Ne demişti Türk Dil Kurumu deli danalar için? Ne yapacağını bilemeyen, şaşkınca davranan…

Koştum. Ama nasıl koşma, nefes nefese kaldım. Ya astım krizim tutarsa… İlaçlarım yanımda yok. Dana da peşimde. Kaçarak olacak şey değil. Gelip toslayacak belli ki. Ya öldürürse beni… Varsın öldürsün. Kime ne yararım dokunmuş şu âna kadar? Yalnızca arkamdan annemle Zeynep ağıt tutar. Sonra geçer, yiter. Her şey gibi. Dilek küçük diye söylemezler ama o sezer elbet. Geceleri yine karabasan görüp altına kaçırmaya başlar. Arkadaşlarım mı? Onların beni umursayacağını hiç sanmıyorum. Pek kıymetli meşguliyetleri öldüğümü öğrenmelerine bile fırsat vermez. Haber alsalar dahi aileme baş sağlığı, bolca sabır, bana da cennetten bir arsa dilerler. Herkes gibi.

Sade bir kır cenazesi yeter de artar bile. Mezar taşı falan istemem. Ölümüm bari masrafsız olsun. Öl, dedim içimden. Öldür beni. Dananın saldırgan gözlerine diktim bakışlarımı. “Böööğ!” dedim.

Kafamı ileri geri salladım. Başparmağımı burnumun ucuna dayadım. Şımarık bir çocukmuşçasına dilimi çıkardım. Beni yere fırlattı. Sonra çekip gitti. Arkamdaki ısırgan otlarının içine düştüm.

Yüzüm, ellerim, kollarım kıpkırmızı… Nasıl yanıyorum. Dereden her tarafıma su çarpmalıyım. Ancak öyle geçer. Öldürmek yerine çile çektirdi hayvan. Beceriksiz!

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş