ŞAİRİN GİDİŞİ

Odanın kokusunu alamıyorum. Ses yok. Işık safran sarısına yakın. Ilık mı sıcak mı serin mi umurumda değil. Kimsin sen? Bana çok yabancı, bana fersah fersah uzak, o odadaki sen. Ne kadar varsın, ne kadar sensin? En iyi ben bilirdim seni. Kuzguni saçlarını savururken bir kaşını kaldırışın. Dar omuzun, uzun boynun. Omuzlarında altın bir büst taşır gibi yürüyüşün. Mesnetsiz ürkekliklerin koynunda titreyişin. Şimdi tepende hercai, umarsız bir topuz. Pijamanın dizleri çıkmış. Yüzün solgun. Telaşlı ve yorgun. Yetişmeye çalışır gibi bir şeylere. Perdelerini çekmeye bile fırsatın olmamış belli. Sigaranı mutfak tezgâhının başında ayakta içiyorsun alelacele. Musluğa tutup söndürüşün, temkinli. Pencerenden taşıp bana kadar gelen bu sabırsızlığın, bu kaygılı akışın neden? Bir anlayabilsem. Sakin, dingin bir göldün yanımda.

Evimden çok uzakta, semtindeyim şimdi. Perdesi açık unutulmuş bir salonda pejmürde ayak sürümelerini izlemekteyim dışardan. Payıma düşenden şikâyette değilim, yok. Işığını kapattığında kapanacak gecem. Bile bile, andayım.

Mutluyduk sanıyordum. Değil miydik? Anlamadım. Sen gidene kadar anlamadım. Saçlarını savuruşundaki kuzguni esintiyi mutluluğun sanmışım oysa. Hayallerini önüne kırmızı halı yapamamışım ya ondan buradayım şimdi. Dışarda. Çok dışarda. Salonuna dâhil olamayan balkon burukluğuyla. Nefesinden, sesinden mahrum. Isından, ışıltından yoksun. Kendi varlığımdan bile azade… Gözetlediğim varlığınsa, içimde taşıdığım yokluğun. Varlığın uzaklaştıkça küçülen bir gemi ufukta, yokluğun sınırlarımı zorlayarak büyümekte.

Elimi tutuşun, dudaklarına götürüşün aklımda. Dudağının izi avucumun içinde ılıkken daha, sormuştun. “Ne kadar sürecek?” “Gittiği yere kadar.” demiştim nereye kadar gideceğini düşünmekten korkarak. Bir hayatım vardı, bir varoluş biçimim, içinde sinsi bir sensizlik korkusuyla. Ve bozulmuş, örselenmiş bir biçimsizliğim. Biçimsizliğimle barışıktım, dâhil ettiğim sen’le memnun. Gittiği yer, çok uzakta sanırdım. Şimdi o yerin çok ötesindeyim. Yedi günde yaratılmış dünyada, yedi yılda içinde sen olan bir dünya kuramadım. Kudretsizliğim, en belirgin sıfatım. Bir gün kuzguni saçlarını toplayıp gittiğinde, umursamadım önce. Doğru ya. Yalan, hep kullandığım, hiç işime yaramamış, öznesiz, öncesiz kelimeler yuvarlaması. Lüzum yok artık. Bir hafta, bir ay derken bir yıl geçmiş, bak şimdi neredeyim.

Aslında bıraktığın yerdeyim. Evde karım, çocuğum. Yine bensiz, yine baş başalar. Karımın tercihi, çocuğumun kaderi. Ne birinin tercihini ne diğerinin kaderini değiştirmem mümkün. Hele bu saatten sonra kendime bile faydam olmaz. Gecenin karanlığını nefesime yükleyip içime çeke çeke seni izliyorum. Mesafemiz artık birkaç hayat uzaklığı. Kuytunda ruhumu dinlendirip giderim. Nereye mi? Evime. Dört duvar bir çatı. Hayat esareti. Mahkûmum. Senden sonra ne havalandırmam kaldı ne görüş günüm. Tümden karanlığa müebbet, biçare ruhum. Bütün sabahlarım gece mavisi, bütün öğle sonlarım bakır kızılı. Gayya kuyusundayım, çırpınmam manasız.

Zihnime kazıyorum odanın duvarlarını, rengini. Kendimce bir ses, bir koku, doku ekliyorum eşyalarına. Işıkların hepsini kapatıyorum. Seni yeni baştan giydirmek istiyorum, beceremiyorum. Yanımdayken, seviliyorken nasılsan öyle ol istiyorum, yapamıyorum. Mahcupluğum üstüme başıma yapışıyor, temizleyemiyorum. Bensiz sen, sensiz ben kadar anlamsız geliyor. Yaşamak desen içi boşalmış bir sözcük. Sahi kimim ben? Neyinim senin? Geçmişimize gömdüklerimiz artık hiçbir şeyimiz mi olur? Yok hayır. Geçmişim bugünümden daha derin. Aldığım nefes geçmişimden. Atan kalbim, akan zaman, hepsi oradan. Belleğimi geleceğin zulmüne kurban etmem imkânsız.

Tuttum elini, sardım belini. Doyasıya içime çektim kokunu. Öptüm, öptüm bıkmadan. İnkâr hangimizin haddine. Bana seslenmenin yasaklığında, sesime sesinle karşılık vermenin bir mucize kıymetinde olduğu şu anda bile silinemez geçmişimiz. Kâbuslarından ‘baba’ diyerek uyandığını, ayaklarını ısıtmadan uyuyamadığını bir ben biliyorum koca yeryüzünde. Saçlarını her kısalttığında hüzünlendiğini, ne zaman annesiyle el ele yürüyen bir kız çocuğu görsen içine içene ağladığını, mutlulukla attığın kahkahalarının hıçkırığa dönüştüğü yerde okyanuslarca boğulduğunu bir ben biliyorum şu sonsuz evrende. İlmim bu kadar işte!

Beni bırakışını, beklemekten bıkışını kafiyelediğim tüm şiirlerimi ardından yazdım. Acizliğim, çaresizliğim, meczupluğum hurufata döndü, dizildi kâğıda. Geç kalmışlığımın bedeli oldular. Ölçülü sevişim, ölçüsüz sevilişim uyaksızmış hepten. Zarfa koyup sana yollamaya cesaret ister.

Kahrettim kalem tutan elime. Senin elini bıraktıktan sonra yazmalar, çizmeler anlamsız. Yazdıklarımı toplayıp suya attım. Gerçeğe dönmüş kötü düşlerimi anlatır gibi. Dayanamadım aldım geri. Sıktım, sıktım. Elimde bir hamur. Evirip çevirdim. Ucube bir yaratık oldu. Boyadım, koydum başucuma. Hastasın der güler geçersin bilsen. Geçmesen, durup baksan, göreceğin ruhumun enkazı. Benden geriye kalan.

Hayal kuruyorum bazı. Bir adliye koridorunda başlayan, belediyenin nikâh salonunda biten… Sonrasında bir ev; her odası ayrı pastel. İçinde sen. Saçlarını savura savura dolanışın, telaşsız içtiğin sigaran. Ayaklarını uzatıp sehpaya, başın omzumda film izleyişin… Her sabah kokunun sindiği, tel tel saçlarının düştüğü o ılık yatakta uyanmanın göğüs kafesimi dolduran mutluluğuyla sarhoş bir ben. Şimdiki benden öte, yarısını bulmuş tamam olmuş başka bir ben, yanında. Gerçekle yüzleştikçe bir avuç su gibi yüzüme çarpıyorum bu eğreti hayali, ayılmaya değil, dağılmaya yarıyor. Elim ayağıma dolanıyor, düşüm gerçeklerle küs.

Işığı kapattığında nöbetim de bitecek ibadetim de. Seni pencerelerin ötesinde bırakıp, geceyi güne taşımaya giderim. Nedamet can yoldaşım epeydir. Basiretsizlik hala sırtımı sıvazlayan kadim dostum. Biçarelik üzerime tam olmuş kefenim, ölmeden önce giyindiğim. Gelecek, korkmadan beklediğim bir ölüm artık. Gecenin kıyısından düşlere dalarım. Orada tutarım ellerini, beline dolanırım usul usul. Bir şarkı mırıldanırsın belki, dinlerim. Sesini ancak orada duyarım. Pencerende izlediğim sen, kiminim senin? Hiçbir şeyimsin demene bile razıyım, gitmeden duyacağım bir kelimelik dünya sesin için.

&

“Özel bir durumu, kafasına takılan bir şey, hastalık vs… Bilmemiz gereken özel bir durum var mıydı?” “Yok hayır. İşe gider gelir. Pek arkadaşı yoktur. Şiir sever. Yazar. Başka da özel bir durumu yok.”

“Peki, herhangi bir tartışma bir gerginlik… Önceki akşamı düşünün. Olağanüstü bir durum…”

“Sıradan bir akşamdı. Yemek yedik. Televizyon izledik. Sonra ben çocuğu uyuttum. Mutfakta biraz işim vardı. İşim bittiğinde o da yatmıştı. Düşünüyorum da… Pek konuşmadık.”

“Peki Hanımefendi. Anladım. Telefonda da söylediğim gibi eşinizin arabasını bulduk. Kendisine henüz ulaşamadık. Ön koltukta bu kâğıt vardı. Buyurun, bakabilirsiniz.”

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş