RÖPORTAJ: NURHAN SUERDEM

Bu yıl otuz birincisi düzenlenen 2020 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne Nurhan Suerdem, tek kitabı Maruzatım Var ile layık görüldü. Doğan Hızlan başkanlığında Demet Taner, Handan İnci, Metin Celal, Nursel Duruel, Mehmet Zaman Saçlıoğlu ve Kamil Erdem’den oluşan, 6 Ekim Salı günü toplanan seçici kurul, ödülü veriş sebebini şöyle açıklamıştı:

“İçtenlikli anlatımı, ironik yaklaşımıyla anlatıcının iç sesini toplumdaki ‘öteki’ kadınların sesiyle örtüştürmesindeki başarısı nedeniyle Nurhan Suerdem’in ‘Maruzatım Var’ adlı kitabına verilmesi oy birliğiyle uygun görüldü.”

Kitabı okuduğunuzda seçici kurula hak vermeden edemiyorsunuz. Her sayfada kulağınızı dolduran iç ses, “öteki” kadınların sesiyle örtüşüyor. Zaten kendisi de söyleşimizi bence şöyle özetliyor: “…’Oh!’ diyemeyen kadınları kendi sesinden yazdım.”

Bir an durup düşünüyorsunuz; o “Oh!” diyemeyen kadınları yakından tanıdığımız, hatta belki ta kendisi olduğumuz gerçeği tokat gibi bir kez daha çarpıyor yüzümüze. Bu söyleşi toplumu, onun başkalaşan ama yine de değişmeyen yüzünü Nurhan Hanım’ın sesinden irdeliyor. O hepimizin yerine konuşup bizi bize yeniden tanıtıyor.

Keyifli okumalar…

EDEBİYAT ÖDÜLLERİ YAZAR İÇİN BİR MOTİVASYON, OKUR İÇİN DE BİR ÇEŞİT OKUMA ROTASI VEYA İŞARETLEME

Nurhan Hanım merhaba! “Maruzatım Var” adlı öykü kitabınızla 2020 Haldun Taner Öykü Ödülü’ne layık görüldünüz. Sizin için edebiyat ödülleri ne anlama geliyor?

Edebiyat ödülleri yazar için bir motivasyon, okur için de bir çeşit okuma rotası veya işaretleme. Özellikle de yol bulmakta zorlananlar veya fark etmemişler için; ama bu demek değil ki bu dalda o yıl içinde basılmış kitapların en iyisi. Takip edemediğimiz kadar çok eserin içinde yarışmaya ulaşabilenler ve onlar arasından o ödül jürisinin seçimi sadece.

Bu sizin ilk kitabınız, nasıl hissediyorsunuz?

Haldun Taner Öykü Ödülü’nü almış olmak, hem de bunu ilk kitabımla almış olmak benim için çok büyük bir onur ve mutluluk. Her şeyden önce Haldun Taner’in oyunları, köşe yazılarıyla büyümüş; en sonra da içten, samimi, bizden insanların ironik dille anlatıldığı öyküleriyle tanışmış biri olarak hayranlık ve saygı duyduğum bir ustayla ismimin birlikte anılmasının gururunu tarif etmem zor. Diğer taraftan bu ödül yazmaya devam etmem için de bir itici güç.

Bu durumda aldığınız ödül sizde çıta yükseltme kaygısı mı güdecektir yoksa kendiliğinden bir motivasyon etkisiyle her şey olağan seyrinde devam mı edecektir?

Aslında tahminimce her yazar, ödül alsın almasın, her yazdığının önceki yazdıklarından daha iyi veya en az onlar kadar iyi olmasının kaygısını taşır. Şart değildir, ama arzular. Dilerim ben de isteğime ulaşır, her zaman daha iyisini yazabilirim.

Maruzatım Var üzerine konuşmak isterim. Kitapta maruzatı olan kadınları görüyoruz; ötekileştirilmiş, sindirilmiş ve yalnızlaştırılmış kadınları. Verilmek istenen mesaj bize ulaşıyor. Zaten Haldun Taner Öykü Ödülü seçici kurul da ‘İç sesini toplumdaki öteki kadınların sesiyle örtüştürmesindeki başarısı’ gerekçesiyle sizi ödüle lâyık görmüştü. Yine de öyküdeki kadınların baskıya karşı bir patlama yapmadıklarını, yapamadıklarını görüyoruz. Meral’in kabuğunu yırtamayışı gibi, hastanedeki kadının hâlâ insanların duymak istedikleri cevapları vermesi vb. Okuyucunun bunlara yaklaşımı ne oldu? Nasıl tepkiler aldınız?

Açıkçası okurdan bu konuda bir tepki almadım. Yazıp paylaşmış olabilirler, farkında değilimdir. Yine bir söyleşide sorulmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Ben sadece sesi bastırılan, duyulmayan, namus kavramı içine sıkıştırılan, sadece erkeklere reva görülen aşkları yaşayan, hastanede yalnızlığıyla baş etmeye çalışan, emekli olsa bile erkek kardeşinden farklı olarak ‘Oh!’ diyemeyen kadınları kendi seslerinden yazdım. Onların durumlarını okura arz ettim, okur da bunu anlayışla karşıladı sanırım. Sonları açık uçlu bırakmasaydınız diyen olduğu gibi, en çok sonlarını sevdim diyen de oldu.

AÇMAZIMIZ HER GEÇEN GÜN KATLANIYOR

Sabah Sesi öykünüzde Meral’in tanıştırıldığı kişi, onu bir kitapçıya söyleşiye götürdüğü öğrenilince ablaları o eş adayını es geçip başka bir aday bakmaya koyulurlar. Çünkü beklenti lüks bir yerde yemeğe götürülmesi üzerinedir. Öne çıkarılmak istenen olgu zenginlik metası, açıkça görülüyor. Burada kültürel olguları görmezden gelen, onlarda bir karşılığı olmayan topluma müthiş bir gönderme var, öyle değil mi? Bir de yine kendi merceğimize dönelim; gündelik yaşamımızda kitap okunma ya da tiyatroya gitme gibi sanatsal faaliyetlerin tercih edilme oranı oldukça düşük. Bu bağlamdan yola çıkarak toplumumuz hakkında ne söylersiniz?

Burada zenginlik metasının yanı sıra ‘sonradan görme bir zenginliğin’ vurgusu da önemli, onu belirtmek isterim.

Elbette, bu vurguyu da ekleyelim lütfen…

Devletin kültür ve sanata ayırdığı bütçe, Diyanet’e ayırdığı bütçenin (ödenekler hariç) yarısı olduğu; gelir dağılımındaki adaletsizliğin gün be gün arttığı, evine ekmek götüremeyenlerin intihar haberlerinin sık duyulmaya başlandığı, eğitime ayrılan payın yıllar içinde azalması bir yana düşünen beyinlerin istenmediği bir toplumda, elbette bireysel bazda kültüre ve sanata gelirden ayrılan payın oranı da düşük olacaktır.

Kredi kartları ekstrelerinde yer alan ve harcamaların hangi alanlara yapıldığını gösteren daire grafikler, gelir ve eğitim durumlarına göre incelense iyi bir analiz yapılmış olur kanımca. Buna benzer çalışmalar vardır belki, ben bilmiyorumdur o da ayrı bir konu. Sorunun nasıl çözüleceği belli, ama esas sorunu çözecekler bu durumu önemsemedikleri gibi, böyle olmasını da yönetebilmek için tercih ediyorlar. Açmazımız her geçen gün katlanıyor.

“Ne derler acaba diye kahrolası bir put vardır.” der sevgili İsmet Özel. Maruzatım Var içindeki öykü kahramanlarının neredeyse tamamına yakını da bundan dem vuruyor. ‘Sabah Sesi’nin Meral’i’, ‘Asliye Hukuk Hakimliğine’nin İffet’i’, ‘Talih Kuşu’nun kadın kahramanı’; hepsinde bireyin toplumsal normlarla çembere tıkıldığını görüyoruz. Aslında hep bir kurgudan bahsediyoruz belki ancak bu yazılanlar yaşadığımız toplumun ta kendisi değil mi? Yazarken toplumu yeterince doğru analiz ettiğinizi düşünüyor musunuz? Hangi kriterleri gözettiniz? Edebiyat bu analizi hangi bağlamda destekledi?

Yazar genellikle içinde yaşadığı toplumun, çağın gerçeklerinden yola çıkarak kurgusunu yapar. Ben Cumhuriyet kuşağı anne babanın çocuğuyum. Bizim de onlar gibi toplumun belirlediği normlar, kurallar içinde kalarak yaşamamız istendi. Bizlere giydirilen bu dar elbisenin içinde bir düğmeyi açıp ferahlamayı düşünmek bile zordu. Çoğumuz bu zorlamaya ayak uydurarak yaşadı, bir kısmımız ucundan araladı, bir kısmımız da -ki sayıca az olmakla beraber- elbiseyi fırlatıp atabildi. Bizler, özellikle şehirde ve metropollerde yaşayanlar, kendi çocuklarımıza ‘bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmesinler’ diyerek özgürlük tanıdık. Ama bu demek değildi ki ülkemizdeki geleneksel yapı fazlasıyla değişti; bir de din üzerinden yürütülen siyasetin etkisiyle artık ‘elalem ne der’den ‘Allah, kitap ne der’e, ‘günah’a geldik ki bu gerçekten daha da korkunç. Bütün bunlar benim kitapta yer alan veya almayan öykülerimin kılcal damarları.

EDEBİYAT OLMASAYDI HERHALDE BİR KOLTUĞA PATATES ÇUVALI GİBİ OTURUP O SON GÜNÜ BEKLERDİM

Öykülerinizde ağırlığı altında ezildiğimiz toplumsal gerçekler bazen bir tokat bazen de bir damla gözyaşı olmak için bekliyor sanki. Maruzatım Var için başlı başına bir toplum-aile incelemesi diyebilir miyiz? Bu bakış açısından okuduğumuzda asıl maruzatınız nedir?

Sözlükte ana, baba, çocuklar ve kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu, toplum içindeki en küçük birlik diye tanımlanan aile, içinde yaşadığı toplumun bir yansıması sonuçta. Dolayısıyla Maruzatım Var’a aile üzerinden toplum eleştirisi diyebiliriz. Maruzatım; bu kitap için ülkemizde kadınlara atfedilen tabuların hâlâ yıkılamayışına, eşitsizliğe, haksızlıklara, hak ihlallerine, kültürel belleğin yok edilmesine, kentlerin dönüşmesine, iletişimsizliğe, yaşlıların bakımı için etkin bir çözümün olmayışına diye özetleyebileceğim itirazlarımı okura sunmak.

Yazarak mı katlanıyorsunuz hayata Nurhan Hanım?

Emekliyim, sorumluluklarım çok azaldı. Böyle olunca günlük yaşantımda önceliğim edebiyat ve onunla bağlantılı etkinlikler. Yazmak benim için bir çeşit meditasyon. Yazarken kafamdaki arapsaçına dönmüş düşünceler, sadece öyküde anlatmak istediğim konuya odaklandığımdan birden hafifliyor ve gökyüzünde koşarak giden bulutlar gibi hızla yok oluyorlar.

Yazma rutininiz nasıl ilerliyor?

Yazdığım öykünün konusu, yarattığım karakterler, mekân, onların kurgulanışı önceliğim oluyor, dalıp gidiyorum. O gün için yazdıklarım bittikten sonra ve gündelik yaşama döndükten sonra, o uçan bulutlar beynime yeniden giriş yapıyorlar; bir süre öyküdeki konuyla birlikte yol alırken sonradan baskın çıkıp kara bulut haline geliyorlar. Yenileri de eklenerek… Özellikle de Twitter’a girmişsem! 🙂

Peki, edebiyat yaşamınıza nasıl yön veriyor?

Okuduklarım, gördüklerim, dünyada ve ülkede yaşananlar yazdıklarımı besliyor aslında. Onlardan da kaçmak istemiyorum. Dolayısıyla bu bir döngü olarak devam ediyor. Yazmanın dışında okumak da aynı şekilde günlük hayatımda önemli bir yer tutuyor. Edebiyat olmasaydı herhalde bir koltuğa patates çuvalı gibi oturup pencerenin önünde boş boş gözlerle dışarıya bakar, o son günü beklerdim. Düşünmek bile istemiyorum.

0

Görüşünü Paylaş

Bir duygu seçin... 🌟
Yorumunuz incelenmek üzere gönderildi. Teşekkürler!
Yorumlar yükleniyor...

Yazıyı Paylaş