Serra, Coşkun ve Ackim’e…
Gecenin onu, telefon çalıyor. Yakın bir arkadaşımın adını ekranda görüp hemen açıyorum. Üç-dört sene önce gittiğimiz uzun bir seyahatten bahsediyor. “Hani yürümüş, yorulup bulduğumuz bir yol üstü kafesine oturmuştuk. Kahvesi çok güzeldi, sonra buraya yemeğe gelelim demiştik. Kale vardı, dışı kötü ama içi çok güzeldi. Orası neresiydi?” Seyahate beraber gittiğim üç arkadaşım oturmuş, belleklerimizde yaptığımız en güzel tatil olarak yer etmiş seyahati konuşuyorlar. Bir yere takılıp neresi olduğunu sormak için beni arıyorlar. Güya hafızası en kuvvetli olan benim. “Biri kale vardı” diyor, diğeri kahve içtiğimiz yerden bahsediyor, öbürü kalenin içindeki mağazalardan. Ben hepsini hatırlıyorum ama sanki başka yerlerde yapmışız gibi geliyor. Bunlar kafamda dolanırken arkadaşıma, “Fotoğraf var mı oradan? Bir at bana, tanırım ben,” diyorum, hatıraları mıh gibi tutan aklıma güvenerek.
Telefonu kapatır kapatmaz birkaç fotoğraf düşüyor mesaj kutuma. İlki bir sahil boyunu gösteriyor. Bir bank var, beton bir yürüyüş yolu uzanıyor önünde, birkaç ağaç bankın hemen yanından kadraja girmiş. Evet, ben buradaydım. İkincisinde belli ki sırtını denize almış fotoğrafı çeken. Birkaç Fransız sahil evi gözüküyor, çatıların arkasından bir kule yükseliyor. Kilise mi? Ben burayı hiç hatırlamıyorum; orada mıydım gerçekten? Üçüncüsünde bahsettiğimiz kale dışarıdan çekilmiş. Kale yine hafızamdaki gibi sevimsiz. Ama içi harikalar diyarı gibiydi. Kalenin kapanmasına on beş-yirmi dakika kala girebilmiş, hızla minicik ama birbirinden güzel nesnelerle dolu dükkânlara girip çıkmış, kapanan canım restoranları görüp sahilde geçirdiğimiz zamana hayıflanmıştık.
Sonuç: O küçük şehrin adını hatırlayamadım. Daha doğrusu yanlış bir yer söyledim. Beni arayan arkadaşım sonra arayıp yerin adını söyledi. İlginç olan şu ki şimdi bu yazıyı yazarken de hatırlamıyorum adını. Niye beynim bunu silip duruyor? Çok sevmiştim, pek eğlenmiştim, kahvenin tadı da çok güzeldi ama yemeği hiç hatırlamıyorum. Yoksa yemedik mi? Ben o konuşmanın ve yemeğin en son gittiğimiz şehirde olduğuna dair yemin edebilirim. Ama “Öyle değil” diyor birisi. Diğeri emin değil. Beni arayan ise hepimizin bunadığını ima ederek telefonu kapatıyor.
Bu konuşma tam da “İnsanlar hikâyelerini nasıl oluşturur?” sorusunun peşinden gittiğim bir zamana denk düşüyor. Hem hikâye anlatıcılığı üzerine okuyorum hem de nörobilimin hafıza, hatırlama üzerine yaptığı çalışmaları takip ediyorum. Üstüne seneler önce “tanıklık” üzerine okuduğum metinlerdeki bilgileri geri çağırıyorum. Her okuduğum beni hem kendim hem yaşamım hakkında hüsrana uğratıyor. Çünkü diyorlar ki: “Hatıralarınız bir hayal, siz aslında bunu hiç yaşamadınız.”
Bunu öğrendiğim andan itibaren kendimle ilgili en büyük vizyonum da yerle yeksan oluyor: Ben her şeyi hatırlarım, hatıralarım dün gibi dipdiri aklımda, ayrıntıları, ne söylendiğini bile anımsarım, mimikler gözümün önüne gelir… Bütün söylediklerimi geri çekmek zorunda kalıyorum, hepsini yalayıp yutuyorum. Hatıralarıma kırık kalbimle, onları bir daha anmamak üzere veda etmek bile geliyor içimden. Demek gerçek değilsiniz, öyle mi? Demek ben bunca zaman boşuna kırıldım, boşuna sevdim, boşuna sizi yâd edip gönlümü eyledim! Görünen o ki şairin dediği de yalan; yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz pek de bir şey yok.
Nörobilim, sen açtın bunları başıma, dilerim sen temizlersin bu insanın kendisiyle ilgili algısını paramparça eden bilgiyi. Diyor ki bana: “Hatıralarının hepsini hatırlayamazsın, bir kısmını kendini kahraman yapmak için eklersin. Belki de o anıda sen özne değilsin ama kendini öne çıkarırsın. Hatıranın ana meydanında gerim gerim gerilerek dolaşırsın. Bir kısmı hafızanda hiç yer etmemiştir bile. Ama senin o beynin var ya, o ne uyanık. Sen daha hatırayı aklına getirmeye yeltendiğinde senden önce fark eder gedikleri, tıkır tıkır doldurur orayı: ‘Pıst, sen kaleye gitmeden önce kahve içtin, söyle hadi bunu.’ Bir kısmı da tamamen o ana ait senin algındır. O anda kızgınsındır ya da mutlusundur. Belki de yorgundun ya da tam tersi yerinde duramıyordun. O anının içindeki birisine o duygunla ya da durumunla baktın. ‘Sen orada biraz bana kızdın. Kaleye neden geçmedik hemen diye surat astın.’ O birisi, ‘Yok asmadım,’ dese de beyhude, çünkü o anki sen kararı vermişti: ‘Kızgın o, vallahi kızgın. Ama itiraf etmek istemiyor. Neyse ya!’”
Bütün bu bilgilerden sonra hiçbir hatıraya güvenemiyorum artık. Hatıralarımı anlatırken araya hep, “Ben öyle hatırlıyor olabilirim,” cümlesi giriyor o günden beri. Hiçbir hatıramı savunamıyorum, arkasında duramıyorum, anlatırken aynı hazzı alamıyorum. O zaman diyorum kendi kendime: “Sen de hikâyeler yaz. Dönüştür anılarını kurguya, nasıl olsa istediğin kadar arayı doldurabilir o kurnaz ve kıvrak beynin.”
Kadın kaleden çıkarken neden sahilde oyalanıp önce buraya gelmedikleri için hayıflanıyordu. Yanındaki kadınla erkeğin kaleyi üstün körü de olsa gezmekten duydukları memnuniyet ona battı. Bir saat önce kaleyi görmüşler, kadın “Gidelim” dediyse de onun bu cılız çıkan isteği dikkate alınmamıştı. Şimdi, “Keşke ‘Siz ne yaparsanız yapın, ben kaleye gideceğim. İsterseniz o kahvesi güzel olan yerde yemek yiyin, ben sizi oradan bulurum,’ deseydim o zaman,” diye düşünüyordu.
Bu benim canımın yazmak istediği hikâye. O zaman da öyle olmamıştır büyük ihtimalle ama olsun, böyle de olabilirdi. Hatıralarıma artık yazarak sahip çıkacağım o zaman. Belki de böyle olmadı ama benim için böyle! Yazdım, oldu bitti.
































































































































































































