AMA TUZLUKLAR MERAK EDER

“Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.”
Yuhanna 1:1

Gri, ürkütücü bulutları, dinmek bilmez yağmurları, devasa ağaçları, irili ufaklı mağaraları, ölülerin dirildiği, dirilerin öldüğü, insanlar dışındaki tüm varlıkların nefes aldığı, zamanın berisinde ve ötesinde, tanrının gözlerinden kaçırdığı, şeytanın akıl edemediği bir yerdi. Taş, toprak ve diğer her şey sessizce nefes alıyor ve bekliyordu. Cılız bir ateş yanıyordu divan heyeti ile sanık arasında. Sakin, kendinden emin adımlarla ateşi geçti. Ardından kuru kuru öksüren, her an duracakmış hissi veren insan kalbi şeklindeki gövdenin ardından dolandı. Nihayet ihtişamlı gövdesi, yüzüne ve zırhına sıçramış taze kanın kokusuyla beraber divandaki yerini aldı. Kendisine ayrılan taşa otururken bütün vücudu iğne ucuyla oyulmuş milyarlarca delikten ve beyaz güvercin tüylerinden oluşan yargıca sürtünmüş güzelim tüylerini kana bulamıştı. İlk sözü gövdesiz başı ve oyulmuş bir gözüyle baş yargıç aldı. Böyle söylerken ürkütücü görünse de tek gözünün güzelliği ve ışıltısı, olmayan hiçbir uzvunu aratmıyordu. Divandan birazcık yükselip sanığın yanına vardı. Etrafında daireler çizerek dolanmaya başladı. Sonunda divan heyeti ile sanığın arasındaki mesafeyi ortalayıp yüksek bir tonda sözlerine başladı.

“Bizler kendimizden gayrı her şeyden arındırılmış, insan soyundan yoksun bu mağaradayız. Hala nefes alan bir toprağın üstünde. Yeşermiş ağaçların hışırtısını ve bizleri ıslatan yağmurun sesini duyabiliyoruz. Galaksi yaşamlarından mağara yaşamlarına uzanan zamanın ötesinde bir şimdideyiz. Ey saygı değer yargıçlar ve sen, sanık makamındaki; biliniz ki bu bir son değildir. Bizler Kelime Divanı’nın uluları, şuanda geçmişi ve geleceği zehirleyen, yok eden bütün kelimeleri yargıladık. Gördük ki karşımıza tek bir kelime çıktı: İnsan.”

Bir şimşek büyük bir gürültüyle çaktı. Ses mağara duvarlarında yankılana yankılana uzaklaşıp kayboldu. Şimşekle birlikte bir aydınlık mağara ağzından içeri süzülüp hepsinin yüzünü aydınlattı. Elleri sonsuz minnacık ellerden, gözleri sonsuz minnacık gözcüklerden ve diğer bütün organları minnacık organlardan oluşan İnsan, büyük bir hayranlıkla gövdesiz yargıcın gözünün güzelliğine dalmış davudi sesiyle mest olmuştu. Kendisinden bu kadar kolay vazgeçilebileceğine ihtimal vermediğinden yapılan suçlama karşısında korkuya kapılmamıştı. Bu nedenle olacak ki şöyle dedi: “Saygı değer yargıç bir kolunuz olsaydı ve kolunuzun bir eli ve elinizin bir işaret parmağı. Sözleriniz biter bitmez beni işaret ederdiniz. İşte o zaman kusursuz bir hatip olmuş olurdunuz.”

Kuru bir öksürükle karışık güldü Sevgi. Adalet, alaycı bir gülümsemeyle baktı İnsan’a. Ardından tek gözünü Savaş’a dikip yerine geçti. Kanlı gövdesiyle yerinden doğrulup söze başladı Savaş. “Değerli yargıçlar, tanrılar katından düşen, yeryüzünün ve yeraltının ve bilinen ve bilinmeyen bütün gezegenlerin kutsalı olan kelime ailesinin başına bela olan İnsan kelimesinin suçu; doğumundan bugüne tüm aile fertlerini derin bir azaba sürüklemiş olmasıdır. Artık bu azaba son vermenin vakti gelmiştir. Yine de nihai kararımızı vermeden kendisini savunmasına izin verilmesini ulu divana sunuyorum.”

Bunun üzerine yargıçlar kısa bir göz teması kurup talebi uygun buldular. Barış, söz alıp “Sevgili İnsan kardeşimiz bize onurlu bir savunma yap ki sana onurlu bir ölüm bahşedelim,” dedi. İnsan, buna cevaben “Anlaşılan buraya gelmeden önce Ölüm kardeşimize uğradınız. Umarım sağlığı yerindedir,” diyerek tebessüm etti. Sevgi öksürerek, “Galiba kardeşlerimizin size sunduğu bu fırsatı tepmek niyetindesiniz,” dedi. İnsan, “Hayır hayır, aksine minnettar oldum. Madem beni, doğumundan itibaren sizleri azap içine sürüklediğimi, körlüğünüzün, hırıltılı öksürüğünüzün, delik deşik bedenlerinizin ve üzerinize sıçramış hiç kurumayan kanınızın sorumlusu yaptınız o zaman sözüm odur ki beni kelime ailemizin kurbanı yapın ve bütün kelime ailesini bana kurban. Sevgili kardeşlerim, kelime olarak yokken bile bu canlı, diğer tüm varlıklarla aynı haliyle ilişki kurmaya devam ediyordu. Ağacı kesiyor, suyu kurutuyor, soydaşını öldürüyordu. Ben bunlara bir ad, kendime bir leke oldum. Sizler de bana düşman. Şimdi benim ölüm fermanım bunları isimsiz bırakır evet, ama Sevgisiz, Savaşsız, Barışsız, ve Adaletsiz de bırakır. Ya beni öldüreceksiniz ya da yeniden yaratacaksınız. Son olarak bilmenizi isterim ki insanlar kelimeyi çoktan öldürdü. Her şeyden önce olan kelime yine her şeyden önce çarmıha gerildi. O yüzden sizler karşısında da boynum kıldan incedir.”

Divandakiler bu son sözlerden sonra kısa bir tereddüt yaşasalar da Adalet bulunduğu yerden yükselip yargıçlara şöyle seslendi:

“Şimdi kelime ailesinin geçmişi ve geleceği için sizlere soruyorum, sanık makamındaki kelimeye ölüm mü yaşam mı vaat ediyorsunuz?” Bu soruyu sorarken içine bir tedirginlik çöktü. Divandakiler kısa bir sessizlikten sonra Sevgi’nin, ölüm diye bağırmasıyla kendine geldi. İlk kez öksürmeden konuşmuştu. Hemen ardından Savaş, yaşam diye bağırdı. Bunun üzerine Barış, ölüm diye atıldı. Adalet iyice gerilmiş tek gözü seğirmeye başlamıştı. Hepsi onun ağzından çıkacak söz için donup kalmıştı. Nihayet gövdesiz başını divandakilerden sanığa çevirip beklemeden bağırdı. Tam o esnada büyük bir gürültüyle yeniden bir şimşek çaktı. Kimse ne denildiğini anlayamadı.

“Hamdi bey ilaç saatiniz geldi,” diyerek odaya girdi Selma hanım.

Selma hanımı karşısında gören Hamdi bey afallayıp, “Ama çocuklar merak eder bitmedi henüz masal,” deyiverdi.

“Önemli değil yarın devam edersiniz. Şimdi alın bakalım şunları. Eveeet… Şimdi de yatağımıza uzanalım güzelce. İşte böyleee…”

Selma Hanım, odadan çıkmadan masaya dizili tuzlukları toplamış, ışığı açık bırakmıştı. Hamdi bey karanlıktan korkardı.